16 Mart 2012 Cuma

Şampiyonluk Yakın, Meşaleyi Yakın



Yukarıdaki gazete manşetinin tarihi 22 Aralık 1999, 12 yıldan daha fazla bir zaman geçmiş üzerinden. O gün Hasan Şaş ve Marcio'nun golleri ile Fenerbahçe'yi Kadıköy'de yendikten sonra bir daha aynı sevinci yaşayamadık.

Ancak ben o gün bu gündür Kadıköy'de oynanan her Fenerbahçe maçından galibiyetle ayrılacağımızı iddia ederim. Her seferinden bu öngörüm başarısızlıkla sonuçlanır. Ardından "Bir daha Fener'i Kadıköy'de yeneceğiz dersem beni eşşekler kovalasın" der, gelecek maça yine aynı iddalı açıklamalar ile çıkarım.

Ancaaaaaak, zincirleme olarak devam eden bu süreç 17.03.2012'de artık kırılacak.
Bu defa rüzgar bir başka esiyor!

Şampiyonluk Yakın, Meşaleyi Yakın

15 Mart 2012 Perşembe

Sosyal Medya Kampanyaları

Sosyal ağların 21. yy insanın üstündeki etkisinin Tv yi geçmesi ile birlikte, büyüklü küçüklü işletmelerin hedef kitleleri etkileyebilmek adına reklam konusunda bu ağları tercih etme eğilimleri giderek artmaktadır. Ve bu reklamların araştırıp yayınlanması için medya şirketlerine ciddi paralar ödenmektedir.



Yukarıda görmüş olduğunuz resim ismi gizlenmiş bir kargo firmasının internet reklamına ait. Aynı zamanda da sosyal ağlardaki kampanyalarını yürütmesi için anlaştığı medya şirketinin de başarısızlığının bir göstergesi.

Şimdi güzel kardeşim sen kargo taşıyorsun, senin işinin asıl amaçlarından birisi müşterilerinin gönderilerini gizlilik içinde alıcılara ulaştırmak. Ama bak senin anlaştığın medya şirketi seni nasıl lanse ediyor.

Bu reklamın bende uyandırdığı izlenim şu şekilde gelişti:

Zeynep kardeşimizin teslim ettiği kargoyu askerdeki Onur arkadaşımıza ileten Kurye abi biraz meraklıymış, kargoyu teslim ettikten sonra "dur lan bakalım ne çıkacak içinden" diye Onur paketi açana kadar beklemiş. (Gerçi Onur'da da mallık var! Sen tanımadığın etmediğin adamın yanında ne açıyorsun paketi salak herif. Ya Zeynep sana o aptal çoraplar yerine seksi iç çamaşırlarını gönderseydi bütün Türkiye ilişkinizi bambaşka algılayacaktı.)
Neyse biz konumuza dönelim; Onur'un paketi açmasını heyecanla bekleyen kurye abi içinden çıkan garip çorapları ve mektubu görünce muhtemelen hayal kırıklığına uğramıştır. Ardından "dur lan paketi yanımda açan bu mal allah bilir mektubu da okur, az daha bekleyeyimde bari bu kadar beklediğime deysin" deyip amacına ulaşma gayretine girer. Onur, kurye abi'nin beklediği gibi salak çıkar. Tam mektubu kurye abinin de duyacağı bir ses tonu ile okuyacakken komutanı tarafından bölüğe çağrılır. Amacına tam anlamı ile ulaşamamanın hüznünü en azından o aptal çorapları görmenin tesellisi ile bastıran kurye abimiz dağıtması gereken diğer kargoları siktir edip koşa koşa şubeye gider ve arkadaşlarına bu olayı anlatır. Hep beraber altlarına sıçana kadar gülerler.

Evet, tam anlamı ile ben de böyle bir izlenim yarattı bu sosyal medya reklamı.

Diyeceğim o ki; Canlarım benim herkes masum düşünecek diye bir şey yok, bazı insanların düşünceleri benim gibi kirli olabilir. Onun için siz tedbiri elden bırakmayıp açık vermeden reklam yapınız.

8 Mart 2012 Perşembe

The Artist




Gösterime girip Oscar'a adaylığı belli olduğunda, izlememiş olmama hatta ne cast ne de yönetmen hakkında fikrim olmamasına rağmen The Artis'in bu törene damgasını vuracağını tahmin etmiştim.

Sinema tarihinde sessiz filmlerden sesli filmlere geçiş dönemini siyah-beyaz ve sessiz olarak anlatan bir film olması nedeni ile sıradışı sayılabilecek bir yapıt. Replik olmadan, sadece müzik ve mimiklerle anlatılmak isteneni aktarabilmek basit bir iş olmasa gerek. Bu noktada filmi kurtaracak olan kahramanlar oyuncular oluyor. Yani siz ne kadar iyi bir yönetmen olursanız olun oyuncuların üstüne bu kadar büyük bir yük düşerken filmin kahramanı olamazsınız.

Oyuncular ve yönetmen daha önce dediğim gibi, fikrimin olmadığı kişilerdi. Bunun sebebi belki de Fransız sinemasına olan uzaklığımdır. Ancak filmin en önemli karakterlerinden birisi Jack Russel cinsi evcil yaratıktı. Bir çok kere evcil hayvanların yer aldığı, hatta başrolü üstlendiği filmleri izlemişizdir. Ancak The Artist gibi iddası büyük bir filmde, filmin başından sonuna kadar yer alan ve bu süre zarfında sessiz sedasız ilerleyen bu yapıtta, bize keyifli anlar yaşatan minik dostuma teşekkür ederim.

Filmde bir başka önemli nokta Bérénice Bejo'du benim için. Aman yarabbi! Sen ne tatlı ne sevimli bir hatunmuşsun Bérénice'ciğim. Geç oldu seni keşfetmem ama bundan sonra yanındayım.

10 Dalda aday gösterilip 5'ini kazanan The Artist'e. "En iyi yönetmen" dışında eyvallah diyebilirim. ancak bu kadar oyunculuğun ön planda tutulduğu bir altyapıya sahip filmde "En iyi yönetmen" Oscar'ını almasına itirazımı mazur görürsünüz sanırım.

Sonuç olarak filmi beğenmedim diyemem ama "woavvv ne film çekmiş beee adamlar" da demedim.

7,5/10

P.S. Magazin gündemine Demet Akalın'ın beğenmeyerek sinema yönetiminden parasını geri istediği film olarak da düşmüştü güzelim Oscar'lı yapım. Keşke o sinema yönetimi "Siktir git kardeşim! Etek mi lan bu beğenmedin değiştiriyorsun" gibi bir cevap verebilseydi Demet bacımıza.

3 Dakikada Brownie

Çikolata yemenin mutluluğun oluşmasını sağlayan serotonin hormonu salgılanmasını tetiklediğini, gazetelerin son sayfalarında yer alan Amerika veya İsviçreli bilim adamlarının yapmış olduğu çalışmalar sonuçları kanıtlandığını yıllardır okumaktayız.

Kişinin kendisinin ortaya koyduğu bir eserin de mutlu olmayı sağladığına inancım tam (Amerikalı'lar lütfen bununla ilgili de bir makale yayınlayın, yoksa bana inanmaz kimse) Bu sebeple şimdi sizlere 3 dakika içerisinde çikolatalı bir şey yapmanızı sağlayarak mutluluğunuza mutluluk katacağım.

İhtiyacımız Olanlar Listesi
*4 çorba kaşığı pasta unu (hayvan gibi doldurmayın ama!)
*4 çorba kaşığı toz şeker (bu da insani boyutlarda olmalı)
*2 çorba kaşığı kakao
*1 yumurta
*3 çorba kaşığı süt
*3 çorba kaşığı sıvı yağ
Son olarak bu malzemeleri kapsayabilecek hacimde bir kupa ve microdalga fırın



Unu şekeri ve kakaoyu homojen bir seviyeye gelecek şekilde karıştırdıktan sonra bu karışıma yumurtayı ilave ederek karıştırmaya devam ediyoruz. Ardından sütü ve yağı da ekleyip iyice karıştırdıktan sonra karışımımızı max seviyede olan mikrodalgamıza atıp 3 dakika boyunca dönerek kabarmasını keyifle izliyoruz. Ve artık Mutluluk kaynağımız yenmeye Hazır vaziyette.

Enjoy

7 Mart 2012 Çarşamba

Sherlock Holmes: Gölge Oyunları




Genellikle devam filmi olan yapıtlarda, serinin ilk filminden sonra azalarak devam eden başarı grafiği olduğu gibi bir gözlemim vardır.(Spesifik bir örnek için Bknz:Saw serisi) Açıkçası Sherlock Holmes:Gölge Oyunları'na giderken de ilk filmin başarısını göz önüne aldığımda bir basamak daha aşağıda kalabileceği konusunda kendimi hazırlamıştım.

“Sinemanın dahi çocuğu” yakıştırmasını hak eden şahıslardan biri olduğunu düşündüğüm Guy Ritchie’nin yönetmen koltuğuna oturduğu Sherlock Holmes için yine büyük bir beklenti içerisindeydim (Devam filmi dahi olsa, genel olarak başarılı olmalıydı). Gerek konunun İngiliz tarihinde önemli bir yer işgal etmesi (Biraz İngiliz özentisiyimdir de), Gerek yönetmen ve oyuncu kadrosu bendeki bu beklentinin sebeplerini oluşturuyordu.

Robert Downey Jr’ı Sherlock Holmes serisinden önce, Natural Born Killers’da ki acar gazeteci rolü ile anımsamaktaydık. Sherlock serisinin ilk filminde gösterdiği performans ile anımsanmaktan öteye geçip hafızamıza kazınan oyunculardan birisi oldu. Sempatikleştirilmiş kusursuz dedektif rolünü bu kadar başarılı başka kim canlandırabilirdi? Aklıma gelmedi vallahi. Aynı şekilde Jude Law da “mükemmel” diyemeyecek olsam dahi üstlendiği rolün hakkını vermiş(Abimiz aynı şekilde Hugo’nın babası rolü ile de başarılı bir performans sergilemişti. Kanımca 2011’in gizli sinema kahramanı sensin Jude).

“Hatasız Film Olmaz” diye bir genelleme yaparsak Sherlock’da bu genellemenin içerisine girer kanımca. Önemli olan filmdeki hatayı filmi ilk izlediğiniz anda fark edebiliyor musunuz? Edemiyor musunuz? dur. Filmi otuz kere izleyip hata ararsanız elbetteki bir kulp bulursunuz. Ama ben yine de bulunan bu kulplardan birkaçını söylemek isterim
Profesor Moriarty’nin ofisinde kullandığı 12"’lik gramafon 1903 yılında üretilmiştir. Yine aynı şekilde filmde adı geçen “Underground” kelimesi filme konu olan tarihten çok sonraları literatüre girmiştir. Biraz daha araştırır isek bunun gibi başka kulplarda bulabiliriz. Problem midir? Asla.

8/10

P.S. Peki yönetmenimizin adı Guy Ritchie midir? Guy Richie mi? Bulduğum Afişte 2. seçenek yer almakta fark ettiyseniz! En iyisi Madonna Türkiye'ye geldiğinde kendisinden mutlak bilgiyi almak sanırım.

6 Mart 2012 Salı

Hugo



Büyük yönetmenler ve oyuncuların handikapı belki de büyüklüklerinden kaynaklı olarak yapıtlarını izlemeye giden seyircilerdeki memnuniyet eşiğinin yüksek olmasıdır. Martin Scorsese gibi sinema anlamında elde edilmemiş ödül bırakmayan bir sinemacının filmi olan Hugo'ya giderken de beklentim bu sebeple yüksekti. Peki beklentilerim karşılandı mı? kesinlikle evet.

Senaryonun ortasından veya sonundan başlayan bir akışı seyirciye sunma konusunun öncülerinden olan Scorsese'nin bu filminde de akışın ortadan veya sondan başlayacağına dair bir fikrim vardı ama yanıldım. Klasik bir akış ile sıkmadan, bıktırmadan filmin sonuna kadar izletiyor kendisini.

Kurgu ve oyunculuklar için mükemmele yakın diyebilirim. Özellikle filmin çocuk oyuncularının başarısı görülmeye değer. Hugo karakterini canlandıran Asa Butterfield'ın oyunculuğuna hayran kaldım. İlk defa Hugo'da izlediğim genç arkadaşım, bundan sonra seni yakinen takip edeceğim hiç merak etme.

3D teknolojisinin gelişmesi ile birlikte gerekli gereksiz 3D filmlerin türemeye başladığı sinema sektöründe, ilk 3D denemesini yapan Scorsese'nin bu filminde(Ben ilk diye biliyorum, yanılıyorsam düzeltirsiniz) cuk oturmuş.

Film benim beklentilerimi fazlası ile karşıladı. Hatta EN İYİ GÖRSEL EFEKT, EN İYİ SES MİKSAJI, EN İYİ SES KURGUSU, EN İYİ SANAT YÖNETMENİ, EN İYİ GÖRÜNTÜ YÖNETMENİ olmak üzere almış olduğu 5 adet Oscar'ın yanına bir de EN İYİ FİLMİ ekleyebilseydi çok iyi olurdu, çok da güzel olurdu.

8,5/10