17 Mayıs 2011 Salı

17 Mayıs Kutlu Olsun


Bugün 17 Mayıs. O Türk Futbol tarihinin, hatta spor tarihinin en şanlı kupasının kazanıldığı gün. Ne mutlu ki bana bundan 11 sene önce Popescu'nun son penaltı vuruşundan sonra deliler,çılgınlar,manyaklar hatta azgınlar gibi bir sevinç yaşadım. Bu sevinç benimdi, bizimdi, bütün Galatasaray'lılarındı.

17 Mayıs 2000'den sonra her 17 Mayıs'da yine o sevinci yaşadım, takımımın o yıllardan sonra asla 2000 senesindeki performansı sergileyememesine rağmen. Çünkü 17 Mayıs 2000'de almıştık o kupayı ve o kupa hala bizim müzemizde ve dünyanın sonuna kadarda orada kalacak. Ve bütün Galatasaray'lılar haklı olarak o kupayla gurur duyacak.

Aramızda Osmanlı'nın İstanbul'u alması ile gurur duymayan var mı? Peki Osmanlı'nın o eski gücünden eser var mı? Hatta Osmanlı'mı var? Ama İstanbul bizim! ve bununla da sonsuza kadar gurur duyacağız. Bizanslılar ise bunu hep içlerinde hep bir uhde olarak saklayıp, bahaneler üreteceklerdir.

Uefa kupası bizimdir Galatasaray'lıların, gurur duymak da en büyük hakkımız. Bunu çekemeyip "İyi ki bir kupanız var" diyen Bizanslılar'a da sevgilerimi sunarım.

3 Mayıs 2011 Salı

Bebek Görünce Mala Bağlayan İnsan Modeli

Hani toplumumuzun eğitimsiz ve cahil olduğundan yakınan ve ülke olarak temel problemimizin bu olduğu görüşünü ortaya atan bir takım insanlar var ya, onlara diyorum ki "Hayır efendim yanlış düşünüyorsunuz!" geri kalmışlığımızın, aksaklıkların, problemlerin temel kaynağı tamamen farklı.


Açıklıyorum ülkemizin asıl parmak basılması gereken kanayan yarasını. Herkes ellerini başının arasına koysun, düşünsün, kendine bir pay çıkartsın bundan.

Ülkemizin en büyük problemi "Bebek görünce mala bağlayan yetişkinlerdir" Bu konuda çok ciddiyim, dertliyim, sıkıntılıyım.

Olaylar genelde şöyle gelişir. Bir grup yetişkinin bulunduğu ortama, bir şekilde bir insan yavrusu gelir. Bu insan yavrusu o gruptan birisinin arkadaşının veya akrabasının yavrusu olabilir, farketmez. Gelen insan yavrusuna bizim aklı selim! yetişkinlerimiz ilk tepki olarak genellikle "Hanimiş de hanimiş", "Abu cubu cubu cubu", "Bıcı bıcı bıcı" gibi saçma sapan seslerle sevgilerini belirtirler. Güzelim benim, o aptalca seslerin çıkartmandaki amaç ne senin? Ne yapmaya çalışıyorsun ki? Tamam belki kendinde o sübyana katabilecek pozitif bir değer göremeyebilirsin ama zavallı sabinin gelişimini neden engelliyorsun?

Hayatının neredeyse 4 senesini ilk tanıştığı insanlardan duyduğu bu saçma seslerle geçiren yavrumuzun gelişimi, doğal olarak Avrupa'lı akranlarına göre geç tamamlanmaktadır.Düşündüğümüzde ona bu ses grupları ile hitap eden yetişkinler de, henüz birer yavruyken aynı muameleye maruz kaldıkları için, yaptıkları yanlışı fark edememektedirler.Ancak artık birisinin bu zinciri kırması gerek.

İşte o kahraman benim! Vallahi de billahi de yapmıyorum. İlk başlarda çok zorlandım o aptal sesleri çıkartmamak için ama irademe hakim oldum, dizginledim kendimi. Karşımdaki bebeklere artık yetişkinmişlercesine davranıyor, sorularına ise realist cevaplar veriyorum.

Siz de böyle yapın. Bir bebek değişsin, Türkiye değişsin.

Düşünsenize; ^^Koşma! Düşersin "uf" olur dizin^^ dediğiniz bir çocuk size "Uf ne a.q. çok çok kanar işte" dese, ne cevap vereceksiniz?




19 Nisan 2011 Salı

Yılmaz Özdil ile Gündemi Takip Ediyorum

Yılmaz Özdil denen bir karakter ve bu karakterin yazmış olduğu 10 paragrafı geçmeyen(Eminim ki 15 paragrafı geçen köşe yazıları bir çok kişi tarafından, yarısına gelince okunmaktan vazgeçiliyordur) köşe yazılarından gündemi takip edip fikir üreten milyonlar.


Yalan söylemeyeyim ben de denk geldikçe okuyorum bu nevi şahsına münasır abimizin yazılarını.Çıkarttığım anlam ise, bu adamın elinde beş parça lego varmış da, her yazısında farklı şekilde birleştirerek, farklı konular hakkında yorum yapıyormuş gibi geliyor.


Gündem hakkında yazılar yazıyorsan ve amacın eleştiri ise bu kadar yüzeysel olma be Yılmaz Abi!!. Tam anlamı ile internet bilgileri. Gerçekten yazmıyor, sanal ortamda paylaşıyor.


Merak ettim bu abimizin kaç tane kitabı varmış diye Google'a bir sordum, aldığım cevap 2011 yılında yazılmış yalnızca bir (Rakamla "1") adet oldu(Yanlışsam düzeltebilirsiniz, özgürsünüz) Aslında çok görmedim kendisine,neden mi? uzun uzun araştırmalar yapıp, kalın kalın kitaplar yazsa acaba 10 satırlık yazıları sosyal ortamlarda paylaşan kaç kişi okurdu bu kitapları? Uğur Mumcu'nun kitaplarını kaç kişi okudu?ya da katledilmeden önce ne kadar gündemi işgal ediyordu üstad ?


Diyeceğim o ki, Hükümet karşıtı olan insanların büyük bir çoğunluğunun Yılmaz Özdil yazılarından ilham aldığını düşünürsek, uzun yıllar daha aynı hükümet ile yaşamaya şimdiden alışsak iyi olur sanırım.

13 Nisan 2011 Çarşamba

Sehven vs Yanlışlıkla

Güzel Türkçe'mizde "sehven" diye bir kelime varmış ve ben Türkçe'yi iyi kullandığını düşünen,aynı cümle içerisinde iki kelimeyi kullanmamaya dikkat eden, kelime dağarcığı ortalamanın üstünde bir birey olduğumu düşünürken, bu kelimeyi 4 ay öncesine kadar bilmediğimin farkına vardım.Aslında normal çünkü bu şahane kelime resmi yazışalarda kullanılıyormuş, şahsımında gayrı resmi bir hayatı söz konusu olduğunu düşündüğümde lugatıma dahil olmaması gayet normal.


Şimdi konu şöyle ki mail trafiğinin içerisinde "sehven falan yerine filan yazılmıştır" gibi cümlelerde gözüme ilişiyordu, emin olamamakla beraber "yanlışlıkla" kelimesi ile aynı anlamda olduğunu düşünüyordum. Ardından ben de bir hata yaptığımda "sehven falan yerine filan yaptım" gibi mailler göndermeye başladım.

Fakat sonra düşündüm ki bu sehven kelimesi yanlışlıkla ile kesinlikle aynı anlamda değil, yakın diyebiliriz ama asla aynı değil.

Yanlışlıkla kelimesi delikanlı bir kelimedir, yanlışlıkla denilince hatayı üstlenirsin. "Ben yaptım kardeşim, cezası neysede çekeriz" demenin özetidir bir anlamda. Ama sehven öyle değil işte. Sehvenin götü başı oynar, kıvraktır. Sehven denilince sanki; hatayı ben değil de yan masada oturan x hanım/bey yaptı tadını verir insana. Bir nevi kaçacak deliktir sehven, suçu üstünüzden atmanın bir yolu geliyor bana nedense.

Hee şimdi sorarsanız bundan sonra resmi yazışma yaparken hata yaptığında sehven mi kullanacaksın, yanlışlıkla mı ? diye, cevabımı vereyim Sehven i kullanacağım.

Lanet olsun bu düzene de bu düzenin kölesi olan bizlere de. Devlet bize sahip çıksın.

31 Mart 2011 Perşembe

Fotoğraf Çektirirken "Özgürlük İşareti" Yapan Japon

Başlamadan önce not: Bu blog yazısında "Japon" diye tabir edilen kesim, çekik göze sahip Japon, Kore, Çin, Tayland v.s. gibi Uzak Doğu'da konuşlanmış bütün ülke mensuplarıdır.Çekik gözlü mü? benim için Japon'dur arkadaş!

Bu Japon'larda anlaşılamaz,çözülemez bir huy var.Özellikle bayan japonlar fotoğraf çektirileceğini anladıklarında anında Özgürlük İşareti yapıyor. Birebir şahit oldum. Hayat normal bir seyirde devam ederken fotoğraf çekileceğini anlar anlamaz "Özgürlük işareti" yapıyorlar.Aniden, habersizce, hazırlık olmadan, fütursuzca.

Önce "N'apıyorsunuz kardeşim siz? Kafayı mı yediniz?" diye çıkışayım dedim, sonra vazgeçerek çocukluklarına inmek istedim. Bu hareketin altında yatan sosyo psikolojik zemini görmek istedim, ama beceremedim.

Hele bu geçenlerde bir deprem oldu ya bunların ülkesinde, işte o zaman çok korktum.Korkumun sebebi nükleer sızıntının Türkiye'ye gelmesi falan asla değil,hatta bu sızıntı umrumda bile değil(Hem nükleerden korkuyorsan evine tüpte alma,bilgisayarda kullanma değil mi?!!!")Korkumun asıl sebebi göçük altından çıkarılan bir Japon vatandaşın veya nükleer sızıntıyı önlemeye çalışan bir japon görevlinin kameraları görür görmez "Özgürlük İşareti" yapmasıydı.Şükür ki olmadı,nasıl içim huzur doldu bilemezsiniz.İsterse şimdi bütün dünyayı nükleer sızıntı sarsın, çok da tın.

Aha da size bir görsel.Ne kadar korkunç bir sahne değil mi?











28 Mart 2011 Pazartesi

Adım Adım Nasıl Karizmatik Olunur?Step 2;Objektifime Takılanlar

Eveeeet, gelelim karizmanın zirvesine giden yol haritasının ikinci bölümüne. Şimdi bu bölümde anlatacaklarımı gerçekleştirmek için bir mktar kapitale ihtiyacınız olacak. Çünkü D-SLR sınıfına dahil bir fotoğraf makinası gereksinimimiz var,hatta bir de tripod olursa dehşetül şahane olur.Hee bu sınıfa dahil makinası olan bir panpanız varsa, karizmaya tırmanan yolda ilerlemek için ödünç alma seçeneğinide kullanabilirsiniz.

Şimdi fotoğraf makinamızı alıp Kadıköy rıhtımdan akbilimizi basarak Beşiktaş vapuruna biniyoruz.Eminönü, Karaköy vapuru da olabilir ama bizim tavsiyemiz Beşiktaş'tan yana. Vapurun hareket etmesiyle kıç tarafa geçip avımızı tuzağımıza düşürmek için en ideal yem olan simitlerimizi fezaya doğru savuruyoruz.Veeee avımız geldi.Simite saldıran martıların fotoğrafını çekmemiz lazım.Ama her martı fotosu olmaz.Ya martı kadrajın ortasına oturup arka fon masmavi bir gökyüzü olmalı ya da kadrajın köşesindeki martı net, arka fondaki Haydarpaşa Gar'ı flu olmalı.Bu tarz bir kare yakaladıysanız kendinizle gurur duyun,övünün hatta böbürlenin.

Martı fotolarını çektikten sonra İstanbul'un eski semtlerinden birisine gitmemiz gerekiyor.Bu semtler konusundaki tavsiyemiz Balat,Samatya,Tarlabaşı. Bu semtlere gidip eski cumbalı Rum evleri ile Dede fotoğrafı çekeceğiz.Cumbalı ev konusunda sizi serbest bırakıyorum ama Dede'ler konusunda sesime kulak verin.Her dede olmaz. Dedemizin marangoz,balıkçı,kunduracı gibi bir meslek grubuna dahil olması lazım. Mesleğini icra eden dedemizi bu anda fotoğraflıyoruz, ama buradaki duyguda önemli.Dede, ya yılların yükünü omzunda taşımanın verdiği acıyı fotoğrafta belli etmeli ya da yaşamın zorluklarına inat yüzünde ufak bir tebessüm olmalı.Thats the point.

Son tema olarak boyacı veya sokak çocuğu fotoğrafına ihtiyacımız var. Bu fotoğrafları karelemeden önce yanınızda bir miktar bozuk para bulundurun ki işiniz kolaylaşsın, hem de garibanlar üç beş bir şeyler kazansın.(Düşündüm de bu çakallar sizin vereceğiniz para ile bali tiner gibi uçucu maddeler alacak,para vermesenizde fotolarını çekmeniz zor!N'apsak ki?Neyse siz yine de verin bozuk paraları,yapcak bir şey yok).

Çektiniz mi fotoları?Süperr.Şimdi üye olduğunuz sosyal ağlara girip "Objektifimden Yansıyanlar","Objektifime Takılanlar","Adınız's Wonderland" gibi hafif gizemli isimlerden oluşan bir albüm oluşturup bu fotoları ekliyorsunuz.Zaten birinci derste öğrettiğimiz sade kahve öğretisinide kaptınız, fotoğrafçı kimliğinizi bu felsefik tavrınızı birleştirdiğizde Mr/Mrs Cool olma yolunda yarı yolu geçtiniz demektir.

Yürüyünnnnn beeee, kim tutar sizi.

3 Mart 2011 Perşembe

Piknik'e Bakış Açısı



Başlamadan önce önemli not: Görsellerin benimle uzakan yakından,kıyıdan köşeden hiç bir alakası yoktur. Tamamen Google'a piknik,picnic,mangal,bbq falan gibi abuk sabuk kelimeler yazılarak yapılan araştırmalar sonucu ortaya çıkan görsellerdir.
Paylaştığım bu görsellerdeki piknik kesitlerinden, Türk milleti olarak pikniğe bakış açımızı ve Avrupalıların bakış açılarını analiz etmeye çalışacağım.

Şimdi farkına vardım ki son zamanlarda çok bilimsel,sosyo kültürel incelemerde falan bulunmaya başladım.N'oluyor lan bana!

Soldaki resim Fransız ekolünden bir piknik anlayışını içermektedir, genelde bu tarz sahnelere filmlerde de rastlarız.Bir bay bir bayan (genelde bu ikili sevgili olur) ellerine hasır mı denir artık tam olarak bilmiyorum o otantik sepeti alırlar, içerisine bir adet şarap,iki tane sandviç belki 2 tane turta alıp pöti kareli kilimlerini(Aslında onun adı kilim değilde,orjinal adı aklıma gelmedi) bir adet kocaman ağacın altına serip mutlu mesut,sakin ve huzur içerisinde zamanlarını geçirebilirler.Genelde de ulaşım aracı olarak önünde sepeti olan garip bir bisiklet seçerler.Huzurludur,sakindir bu tarz piknik.

Bir de şimdi Türk usulü pikniğe gelelim.Alaaaaaaah nerde kardeşim bizde öyle iki kişiye pikniğe gitmek. Sen geçende kız arkadaşımla pikniğe gittim desene hadi yiyorsa!Götüyle güler millet iki kişi pikniğe mi gidilir diye.Bir kere piknik demek bizde kalabalık demektir hem de öyle bir kalabalık ki düğün,dernek havasında.Sonra öyle iki dilim ekmeğin arasına sıkıştırılmış bir takım mamüllerle oluşturulan sandviçle pikniğe mi gidilir miş?Vallaha toplumdan dışlanırsınız.Pikniğe giderken adam başı en az yarın kilo tavuk,kırmızı et mevsimine göre balıktan oluşan menü "MANGAL" da pişirilerek servis edilir.Bunun yanına salata gibi diğer yan yiyeceklerin çeşidi tamamen sizin hayal gücünüz ile sınırlıdır.Sonra bizim pikniklerimizde "Top" faktörüde vazgeçilmezdir.Aynı topla erkekler futbol oynar sonraki vardiyada ise halalar teyzeler Voleybol benzeri bir oyun oynama gayreti içerisine girer.İçecek olarak ise Fransız pikniğindeki şarabın teklifi ve kabulu asla mümkün değildir.İçecek tercihi alkollü ise Bira veya rakıdan yana kullanılır,alkolsüz içecek ise 2,5 litrelik kola ve fanta kombinasyonudur.Hee bir de Fransız hani pikniğe bisikletle gidiyordu ya,biz bisikleti arabanın arkasına takar,piknikte biner, sonra yine arabanın arkasına takıp eve götürürüz.

Sanırım genel olarak Dünya'ya bakış açımızda bu paralelde ilerlemekte ecnebi kardeşlerimiz ile.

Sonuç olarak;

Ne mutlu Türk'üm diyene...