25. Kare etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
25. Kare etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Haziran 2012 Cumartesi

Prison Break


Daha önce yazmış olduğum bir takım başlıklarda da serzenişte bulunduğum üzere, "başladığım bazı işleri yarım bırakmak" en kötü özelliklerimden birisidir. Artık bu kötü huyumdan yavaş yavaş vazgeçiyorum sanırım, hatta zamanında yarım bıraktığım işlerin bazılarını da tamamlamaya çalışıyorum. Prison Break'de bunlardan birisi.

Yabancı dizi kültürümün oluşmaya başladığı yılların başında Prison Break hayatıma öyle bir girmişti ki ruyalarımda cezaevinden falan kaçmaya çalışırdım. Özellikle ilk sezonda 43 dakikalık bölüm boyunca çok kez şaşkınlık ifadesi olarak Has*iktir, Yuhh amk, vs gibi kişisel olarak şaşkınlığımı ve beğenimi en çok belirten kelime gruplarını sık sık kullanırdım. Böyle delicesine izlediğim diziyi 3. sezonunun ardından sebebini bilmediğim belki de "yarım bırakma" hastalığım nedeni ile izlememeye başladım.

Aradan geçen yılların ardından (2012-2008= 4 yıl geçmiş :) ) beni dürten ilahi bir kuvvet ile bıraktığım yerden diziyi bitirme kararı aldım, işte benim için asıl yıkımda burada gerçekleşti.

Genelde insanların dizilerin bölümleri veya seri filmler arasında yapmış oldukları "ilk sezon iyiydi de sonradan çok bozdu" yorumu tarafımca pek yapılmaz. Ama Prison Break'in ilk 3 sezonunu izlerken sarfettiğim şaşkınlık ve hayranlık karışımı ifademi belirten sin kaflı sözler 4. sezonda pek söz konusu olmadı. Hele ki "The Final Break" de çok daha farklı bir kurgu beklemekteydim.

Belki de bunun sebebi seninle aramıza giren yıllardır Prison Break ? Acaba arasına zaman soktuğumuz her şeyin sonu böyle hüsran ve hayal kırıklığı ile mi biter ki ? Öyle değildir değil mi ? olmasın yani !

Yine de bana yaşattığın heyecan ve tutku dolu 43 er dakikalık 81 seans için çok teşekkür ederim Prison Break.

Kib byeeeeee

22 Mayıs 2012 Salı

The Dictator


Blogumda konsept değişikliğine gitme kararı aldığımda, her hafta düzenli olarak sinemaya ayırdığım pazar günlerinin ardından izlemiş olduğum filmler hakkındaki kıymetli! görüşlerimi de yazma fikri vardı aklımda. 25.Kare etiketi altında başlamış olduğum bu süreç pazar günleri gerçekleştirdiğim sinema faaliyetlerinin sekteye uğramasının ardından, hayatımın her döneminde başlayıp yarıda bıraktığım action lar kervanına dahil olmak üzere iken bu haftadan itibaren küllerinden doğacak, evettt bunu yapacağım.

İlk başta söylemeliyim ki komik ve eğlenceli olması temennisi ile vizyondaki diğer filmlere dahi bakmadan karar verdiğim The Dictator, filmdeki esprilere beni "Türk Espirisi" gibiymişcesine güldürerek beklentilerimi kesinlikle karşıladı. Filmden beklentim "Komiklik" olduğu için konuları işleme, dikta yönetimi hakkında yansıttıklarına falan hiç girmeyeceğim.

Daha önce Borat'da ki absürt komedisi ile izleyip yine aynı şekilde güldüğüm Sacha Baron Cohen'e buradan beni yine yanıltmadığı için sonsuz teşekkürlerimi sunarım. Londra doğumlu muhtemelen de bir göçmen ailenin çocuğu olması sebebi ile Arap aksanlı İngilizcesi dahi bana yeteri keyfi vermek konusunda geçerli puanı aldı.

Filmi, yerli yapım bir film ile konunun işlenişi açısından denkleştirmem gerekirse bu film hiç düşünmeden "Recep İvedik" (Bu arada Recep İvedik'e de çok gülen bir insanım, tamam tamam sustum!)olur. Ama gel gelelim The Dictator bize düşük bütçe ile çekilen bir komedi filminde de kaliteli oyunculuk olabileceğini göstermiştir. Bknz: Ben Kingsley, Sayed Badreya


Veee çok küçük bir sahne de olsa Megan Fox'u filmde görmek şahsıma ayrı bir mutluluk yaşatmıştır.

Tavsiye eder, izleyin derim

8/10

13 Nisan 2012 Cuma

Drive



"En iyisimi ben bu akşam bir film izleyeyim" kafası ile hareket ettiğim günlerde ön çalışma yapılmamasından mıdır yoksa beyin olarak konuyu hazırlıklı olunmamasından mıdır bilemedim, genellikle seçmiş olduğum filmler beni hep hayal kırıklığına uğratır.

Dün akşamda aynı mental düşünce ile film izlemek istediğimde hayal kırıklığına uğramamak için genel olarak düşüncelerine önem verdiğim hele ki sinema konusunda bilgisine ve zevklerine inandığım bir arkadaşımın tavsiyesine uyup (isim vermiyorum ki şimarmasın :) ) başarısız tercihlerimin kurbanı olmayayım da adam akıllı bir film izleyeyim diye Drive isimli eseri tercih ettim, etmez olaydım!

2011'de iddalı olan bir yapıt, arabalar, şiddet, karapara vs vs. Yani filme ilk bakış attığınızda heyecan ve aksiyon adına sağlam bir alt yapı gözünüze çarpıyor. Ama gel gelelim filmi izlemeye başladığınızda bu kadar aksiyon malzemesini nasıl bu kadar kötü kullanırsın ? sorusuna yönetmene Fucking! ile başlayan bir cümle ile sorma isteğiniz uyanıyor. Tamam hep de havada uçuşan mermiler patlayan arabalar olmasın ama birazcık da serpiştirsen araya ne güzel olur.

Hadi aksiyon malzemelerini kullanmadın konuun mu çok etkileyici ? Asla! Sıradan sayılabilecek bir konu. Peki filmin sonunda mı göt etcen milleti ? Yooo sonu da gayet rutin. Eeee niye çektin o zaman bu filmi ? (Çok Yılmaz Özdil stayla oldu bu paragraf, Allah'ım neler oluyor bana!)

Bir de film cast açısından da çok başarılı gelmedi bana. Belki bu benim cehaletimden de kaynaklanıyor olabilir ama yönetmen ve oyuncuları şahsen tanımıyordum. Genel olarak da sanırım TV yapımlarında yer alan arkadaşlar kendileri. Diziciden sinemacı olmaz önermemin de doğruluğunu kendi adıma bir nebze olsun kanıtlamış oldum böylece.

Bir de dip not vereyim filmin geçtiği Los Angeles şehrinde pek bir fikri olmayan yönetmen Nicolas Winding Refn şehri tanıyabilmek için filmden önce esas oğlan Ryan Gosling ile baya bir zaman Los Angeles sokaklarında sürtmüş. Çok kayda değer bir bilgi sayılmaz belki ama ne bileyim işte söylemek istedim.

5,5/10 (Bu arada IMDB'de 8 almış)

8 Mart 2012 Perşembe

The Artist




Gösterime girip Oscar'a adaylığı belli olduğunda, izlememiş olmama hatta ne cast ne de yönetmen hakkında fikrim olmamasına rağmen The Artis'in bu törene damgasını vuracağını tahmin etmiştim.

Sinema tarihinde sessiz filmlerden sesli filmlere geçiş dönemini siyah-beyaz ve sessiz olarak anlatan bir film olması nedeni ile sıradışı sayılabilecek bir yapıt. Replik olmadan, sadece müzik ve mimiklerle anlatılmak isteneni aktarabilmek basit bir iş olmasa gerek. Bu noktada filmi kurtaracak olan kahramanlar oyuncular oluyor. Yani siz ne kadar iyi bir yönetmen olursanız olun oyuncuların üstüne bu kadar büyük bir yük düşerken filmin kahramanı olamazsınız.

Oyuncular ve yönetmen daha önce dediğim gibi, fikrimin olmadığı kişilerdi. Bunun sebebi belki de Fransız sinemasına olan uzaklığımdır. Ancak filmin en önemli karakterlerinden birisi Jack Russel cinsi evcil yaratıktı. Bir çok kere evcil hayvanların yer aldığı, hatta başrolü üstlendiği filmleri izlemişizdir. Ancak The Artist gibi iddası büyük bir filmde, filmin başından sonuna kadar yer alan ve bu süre zarfında sessiz sedasız ilerleyen bu yapıtta, bize keyifli anlar yaşatan minik dostuma teşekkür ederim.

Filmde bir başka önemli nokta Bérénice Bejo'du benim için. Aman yarabbi! Sen ne tatlı ne sevimli bir hatunmuşsun Bérénice'ciğim. Geç oldu seni keşfetmem ama bundan sonra yanındayım.

10 Dalda aday gösterilip 5'ini kazanan The Artist'e. "En iyi yönetmen" dışında eyvallah diyebilirim. ancak bu kadar oyunculuğun ön planda tutulduğu bir altyapıya sahip filmde "En iyi yönetmen" Oscar'ını almasına itirazımı mazur görürsünüz sanırım.

Sonuç olarak filmi beğenmedim diyemem ama "woavvv ne film çekmiş beee adamlar" da demedim.

7,5/10

P.S. Magazin gündemine Demet Akalın'ın beğenmeyerek sinema yönetiminden parasını geri istediği film olarak da düşmüştü güzelim Oscar'lı yapım. Keşke o sinema yönetimi "Siktir git kardeşim! Etek mi lan bu beğenmedin değiştiriyorsun" gibi bir cevap verebilseydi Demet bacımıza.

7 Mart 2012 Çarşamba

Sherlock Holmes: Gölge Oyunları




Genellikle devam filmi olan yapıtlarda, serinin ilk filminden sonra azalarak devam eden başarı grafiği olduğu gibi bir gözlemim vardır.(Spesifik bir örnek için Bknz:Saw serisi) Açıkçası Sherlock Holmes:Gölge Oyunları'na giderken de ilk filmin başarısını göz önüne aldığımda bir basamak daha aşağıda kalabileceği konusunda kendimi hazırlamıştım.

“Sinemanın dahi çocuğu” yakıştırmasını hak eden şahıslardan biri olduğunu düşündüğüm Guy Ritchie’nin yönetmen koltuğuna oturduğu Sherlock Holmes için yine büyük bir beklenti içerisindeydim (Devam filmi dahi olsa, genel olarak başarılı olmalıydı). Gerek konunun İngiliz tarihinde önemli bir yer işgal etmesi (Biraz İngiliz özentisiyimdir de), Gerek yönetmen ve oyuncu kadrosu bendeki bu beklentinin sebeplerini oluşturuyordu.

Robert Downey Jr’ı Sherlock Holmes serisinden önce, Natural Born Killers’da ki acar gazeteci rolü ile anımsamaktaydık. Sherlock serisinin ilk filminde gösterdiği performans ile anımsanmaktan öteye geçip hafızamıza kazınan oyunculardan birisi oldu. Sempatikleştirilmiş kusursuz dedektif rolünü bu kadar başarılı başka kim canlandırabilirdi? Aklıma gelmedi vallahi. Aynı şekilde Jude Law da “mükemmel” diyemeyecek olsam dahi üstlendiği rolün hakkını vermiş(Abimiz aynı şekilde Hugo’nın babası rolü ile de başarılı bir performans sergilemişti. Kanımca 2011’in gizli sinema kahramanı sensin Jude).

“Hatasız Film Olmaz” diye bir genelleme yaparsak Sherlock’da bu genellemenin içerisine girer kanımca. Önemli olan filmdeki hatayı filmi ilk izlediğiniz anda fark edebiliyor musunuz? Edemiyor musunuz? dur. Filmi otuz kere izleyip hata ararsanız elbetteki bir kulp bulursunuz. Ama ben yine de bulunan bu kulplardan birkaçını söylemek isterim
Profesor Moriarty’nin ofisinde kullandığı 12"’lik gramafon 1903 yılında üretilmiştir. Yine aynı şekilde filmde adı geçen “Underground” kelimesi filme konu olan tarihten çok sonraları literatüre girmiştir. Biraz daha araştırır isek bunun gibi başka kulplarda bulabiliriz. Problem midir? Asla.

8/10

P.S. Peki yönetmenimizin adı Guy Ritchie midir? Guy Richie mi? Bulduğum Afişte 2. seçenek yer almakta fark ettiyseniz! En iyisi Madonna Türkiye'ye geldiğinde kendisinden mutlak bilgiyi almak sanırım.

6 Mart 2012 Salı

Hugo



Büyük yönetmenler ve oyuncuların handikapı belki de büyüklüklerinden kaynaklı olarak yapıtlarını izlemeye giden seyircilerdeki memnuniyet eşiğinin yüksek olmasıdır. Martin Scorsese gibi sinema anlamında elde edilmemiş ödül bırakmayan bir sinemacının filmi olan Hugo'ya giderken de beklentim bu sebeple yüksekti. Peki beklentilerim karşılandı mı? kesinlikle evet.

Senaryonun ortasından veya sonundan başlayan bir akışı seyirciye sunma konusunun öncülerinden olan Scorsese'nin bu filminde de akışın ortadan veya sondan başlayacağına dair bir fikrim vardı ama yanıldım. Klasik bir akış ile sıkmadan, bıktırmadan filmin sonuna kadar izletiyor kendisini.

Kurgu ve oyunculuklar için mükemmele yakın diyebilirim. Özellikle filmin çocuk oyuncularının başarısı görülmeye değer. Hugo karakterini canlandıran Asa Butterfield'ın oyunculuğuna hayran kaldım. İlk defa Hugo'da izlediğim genç arkadaşım, bundan sonra seni yakinen takip edeceğim hiç merak etme.

3D teknolojisinin gelişmesi ile birlikte gerekli gereksiz 3D filmlerin türemeye başladığı sinema sektöründe, ilk 3D denemesini yapan Scorsese'nin bu filminde(Ben ilk diye biliyorum, yanılıyorsam düzeltirsiniz) cuk oturmuş.

Film benim beklentilerimi fazlası ile karşıladı. Hatta EN İYİ GÖRSEL EFEKT, EN İYİ SES MİKSAJI, EN İYİ SES KURGUSU, EN İYİ SANAT YÖNETMENİ, EN İYİ GÖRÜNTÜ YÖNETMENİ olmak üzere almış olduğu 5 adet Oscar'ın yanına bir de EN İYİ FİLMİ ekleyebilseydi çok iyi olurdu, çok da güzel olurdu.

8,5/10