Böyle de Bir Şeyler Olmuş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Böyle de Bir Şeyler Olmuş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mart 2015 Pazartesi

Dünya Emekçi Kadınlar Günü



Güncel ya da tarihe dair birçok konuyu tartışırken, başlaması ve devamında getirdiği keskin süreçle birlikte hayatımızın neredeyse her alanındaki fonksiyonların şekillenmesinde başrolü oynayan sanayi devrimini milat kabul etmişimdir. “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” sözünü de, en çok bu tarihsel kırılım noktasına yakıştırmışımdır.

Dünya EMEKÇİ kadınlar gününün de ortaya çıkışı işte bu sanayi devrimi yıllarına dayanıyor. 8 Mart 1857 de New York’ta daha iyi imkanlarla çalışmak isteyen 40.000 işçinin yaptığı eylem esnasında, polisin eylem yapan işçilere saldırmasının ardından çıkan yangında fabrikaya sıkışarak hayatını kaybeden 129 kadın işçinin ruhu, emekçi kadınlara dair bu günün oluşmasının temellerini atmıştır.

Şimdi genel olarak bir tartışma mevcut “Dünya Kadınlar Günü” mü ? Yoksa “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” mü ? İşin aslına bakarsanız Türkiye’de 8 Mart’ın kutlanması süreci, Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak başlamıştır. Ancak 80 ihtilalinden sonra politik olarak içi boş, eğitim olarak düşünmeyen sorgulamayan ve biat eden bireylerden oluşan bir toplum oluşturma projesinin küçük bir parçası olarak 8 Mart artık “Dünya Kadınlar Günü” olarak kutlana gelmiştir.

“Efendim, emekçi ve emekçi olamayan diye kadınları ayırmak olur mu hiç” diyen bir savunma mekanizması da mevcut. Olur efendim, emekçi ve emekçi olmayan diye her kesimi ayırabilirsiniz. Bir cinse ait olduğun için uluslararası alanda bir kutlamanın yapılması ne kadar mantıklı olur, ne kadar amaca hizmet edebilir ? O gün, ortaya çıkışındaki emek mücadelesi sebebi ile EMEKÇİ kadınların günüdür.

Ve ben toplumda yer alan herkesi emekçi ve emekçi olmayan diye ikiye ayırabilirim. Kendi iğrenç konfor alanının çizdiği sınırlar içerisinde yer alıp, algısını dış dünyaya kapatmış, burjuvazinin kapitalizmin batağına saplanmış modern şehir kadını ile “Emek” kavramının ne olduğunu yaşayarak, mücadele ederek, acı çekerek, bedeller ödeyerek öğrenmiş emekçi kadınları nasıl bir tutabilirim. 8 Mart’da meydanlara çıkıp kadınlara karşı işlenen taciz, cinayet, tecavüz, istismar gibi suçları yaşamış ya da yaşamasa bile yaşayan kadınların acısını en derinde hissederek birbirlerine destek olup, korkusuzca seslerini yükselten kadınlarla; her anlamlı olgunun içini boşaltıp kendi istediği gibi yorumlamaya çalışan, bakıldığında mücadelenin amacını oluşturan iğrençliklere zemin hazırlayan otoritenin düzenlediği şaklabanlıklarda yer alanları nasıl bir tutabilirim !

Bu sebeplerden dolayı; Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun.

13 Şubat 2013 Çarşamba

Sivri Ada ya da Hayırsız Ada

Sırtını denize çevirmiş bir millet olarak, Dünya üzerinde içinden denizin geçtiği tek şehir olan İstanbul'da yer alan, yalnızca güneşli haftasonları mangal yapmak için kullandığımız Prens Adaları'nın en küçük ikinci üyesidir Sivri, halk arasında bilinen diğer adı ile Hayırsız Ada.







Üzerinde 10. yy dan kalma bir manastırın kalıntıları da bulunan Sivri Ada aslında hayırsız olduğu kadar talihsizdir de. Haydarpaşa Mendireği yapılırken ihtiyaç duyulan taş ihtiyacı Sivri Ada'dan temin edilmiştir. Dolayısı ile önceleri daha da sivri olan ada zamanla yontulara sivrilik özelliğini de kısmen yitirmiştir. Aynı zamanda üzerinde yer alan manastırın kalıntılarının büyük bir kısmı da şu anda Haydarpaşa Mendireği'ni süslemektedir!

Üzerinde hiçbir yerleşim izi bulunmayan ada Bizans döneminde sürgün yeri olarak kullanılmış, zaman zaman da inzivaya çekilmek isteyen din adamlarına ev sahipliği yapmıştır.

Ancak adanın tanık olduğu sürgünlerden belki de en korkuncu 1910'da Osmanlı döneminde gerçekleşmiştir.

Dünya üzerindeki büyük şehirlerin büyük olarak nitelendirilmeleri nüfus veya kapladığı alandan ziyade kendilerine has dokuları ile gerçekleşmektedir. İstanbul'un da tarih boyunca kendi has dokularının içerisinde en belirgin olanlarından bir tanesi diğer Dünya ülkelerinde görmenin mümkün olmadığı hayvanlara ev sahipliği yapan sokaklarıdır.



Ancak Osmanlı döneminde Avrupalılaşma merakı içerisinde yapılan yanlış uygulamalardan birisi de İstanbul'u bu sokak hayvanlarından kurtarma çabasıdır.

İlk defa 19. yy ın ilk çeyreğinde 2. Mahmut tarafından gerçekleştirilmeye çalışılan İstanbul'u sokak köpeklerinden kurtarma girişimi yaklaşık 30.000 sokak köpeğinin toplanarak, susuz ve kurak olan Sivri Ada'ya terk edilmesi ile gerçekleştirilmiştir. Bu operasyon İstanbul'luların büyük tepkisini çekmiş ve insanlardan yüksek sesle "hayvanlara yapılan bu eziyetin uğursuzluk getireceği" söylemleri yükselmiştir. Bu tepkilerin ardından sağ kalan köpekler tekrar adadan toplanarak İstanbul sokaklarına geri bırakılmıştır. Ancak köpeklere yapılan bu sürgün girişiminin ardından ilk uğursuzluk hemen peşi sıra Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa'nın ordusunun Kütahya'ya kadar ilerlemesi ile gelmiştir.

İstanbul'u köpeklerden kurtarma düşüncesinin ikincisi ve en korkuncu ise takvimler 1910'u gösterdiğinde İttihat ve Terraki dönemi İstanbul'u Şehreminisi Suphi Bey tarafından gerçekleştirilecektir.

Dönemin İtalyan Gazetelerinde Çıkan Bir Haber

Bu sefer sokakları köpeklerden tamamen temizlemek isteyen Suphi Bey yaklaşık 80.000 sokak köpeğini toplayarak Sivri Ada'ya göndermek ister, ancak İstanbul'lular bu olaya yine tepkilidir. Dolayısı ile bu köpekleri sokaklardan toplayacak insan bulmakta zorlanıldığı için, dönemin berduşları ve serserileri köpekleri toplama işi ile görevlendirilir.

Sokaklardan toplanan onbinlerce köpek kayıklarla yazın sıcaktan kavrulan, içme suyunu bırakın gölgelik alan bile zor bulunan Sivri Ada'da kaderlerine terk edilir. Geçen günlerin ardından köpeklerin durumu o kadar vahimleşirki açlıktan birbirlerini öldürerek ya da bir umut yüzme çabası içerisinde boğularak bir bir telef olurlar. Hatta bu dönem içerisinde köpeklerin feryatlarının İstanbul'dan duyulduğu söylenmektedir.

Halk tarafından hayvanlara yapılan bu eziyetin uğursuzluk getireceği inancı, ikinci defa gerçekleşen hayvan sürgünü sonrasında yaşanan büyük İstanbul Depremi ve Balkan Savaşları hezimeti ile ilişkilendirilir.

Tarihi boyunca ev sahipliği yaptığı bu iki büyük hayvan sürgününün ardından Sivri Ada, halk arasında Hayırsız Ada olarak anılmaya başlanmıştır.

14 Kasım 2012 Çarşamba

Bir Futbolcudan Fazlası: Robbie Fowler

Sanat, bilim, iş dünyası ve spor dünyasında bulunup sadece bulunduğu alanda adından söz ettiren büyük çoğunluktaki insanların yanı sıra bu alanlarında herhangi birisinde yer alarak adını dünyaya asıl faaliyet alanının yanı sıra diğer sıradışı ve takdir edilesi hareketleri ile de duyuran küçük bir topluluk da vardır.
Sağlam bir West Ham United taraftarı olarak bu saygı değer insanların içerinde bir Liverpool efsanesi olan Robbie Fowler'ı da görmekteyim.


Yukarıdaki görselde Fowler'ın kısaca özgeçmişi ve futbol hayatındaki başarıları gösterilmekte. Ama benim Fowler ile ilgili asıl bahsetmek istediklerim futbolculuğu ile ilgili başarıları değil, futbol hayatı boyunca gösterdiği insanlığı ile ilgili hareketleri.



1995 - 1998 yılları arasında Liverpool liman işçilerinin işten kovulması ve ardısıra gelen grevlerin yaşandığı zaman diliminde bir  "Scouse" olarak Fowler, şehrinin emekçi insanlarına desteğini 1997 yılında attığı bir golün ardından altındaki t-shirtü göstererek vermiş ve ardından Uefa'dan 2000 isviçre frankı ceza almıştır. 2000 Frank belki Fowler için çok küçük bir bedeldi, ama göstermiş olduğu bu duyarlı hareket milyonlarca doların konuşulduğu endüstriyel futbolun kendisini köleleştirmediğinin kanıtıydı.

Fowler bu hareketinin yanı sıra futbol hayatı boyunca; Hakemin lehine ama yanlış verdiği penaltıya itiraz etmesi hatta bu penaltıyı bilerek kaçırması, ırkçılığa karşı duruşları ile de başta Liverpool taraftarı olmak üzere milyonlarca futbolseverin kalbini kazanmış, Kop tayfası tarafından "God" olarak çağrılmasını sağlamıştır.


Bir de Fowler'ın kendisinden nefret eden Everton taraftarları ve bir grup basın tarafından çıkartılan kokain kullandığı yönündeki iddialara gol attıktan sonra sevincini yukarıdaki görseldeki gibi kutlayarak verdiği efsane bir cevabı vardır ki, iki kat daha fazla sevdirir "God" ı.


Son olarak da Fowler'ın cesaretinin kanıtı olarak bu görseli göstermek istedim. Bırakın Premier Ligi, dünyanın en hırçın ve korkulan futbolcularından olan Keane reise gider yapmak her baba yiğidin harcı değildir. (Tam olarak ağzı dolu dolu scouse accent i ile "Fuck" der gibi )

Ama aradan yıllar geçmiş olsa bile Keane reis seni tenhada yakalarsa inan God falan demez yamultur Fowler'cığım söyleyeyim.











9 Kasım 2012 Cuma

Atların Kıçı Biraz Daha Geniş Olsaydı, İnsanlık İçin Her şey Çok Daha Farklı Olabilirdi.

Günlük yaşantımızın seyri sırasında onlarca kez kullandığımız ve dikkatimizi çekmediği için merak da uyandırmayan, bütün dünyada standart kabul edilmiş; araba lastiğinin çapı, A4 kağıdının boyutu vb gibi binlerce standardize edilmiş ölçü bulunmaktadır.


Bu ölçüler ile ilgili genelde insanların birbirine "Neden bütün x'lerin çapı y kadar" benzeri sorular yönelttiğinde aldıkları cevap genelde "öyle işte" cümlesi kadar aydınlatıcı olmaktadır. İşte şimdi bu standartlardan birinin nasıl oluştuğuna dair "öyle işte" dışında bir cevap vereceğim.
15. yy dan bir at arabası örneği


Tren raylarının arasındaki mesafe 4 feet ve 8,5 inch yani 143,5 cm imiş. Bu mesafe Haydarpaşa istasyonundaki raylarda da aynı, Londra Victoria istasyonundaki raylarda da Los Angeles'ta ki Union istasyonunda ki raylarda da, dünyanın heryerinde bu mesafe aynı. Peki bu mesafe neden 4 feet yada 5 feet gibi yuvarlak bir rakam olmamış ve bütün dünyada 4 feet 8,5 inch gibi küsüratlı bir rakam ile standardize edilmiştir ?

Newcastle Tren İstasyonu. Evet, bu rayların ölçüsünü işte o ilkel at arabaları belirlemiş.
Efendim, vakti zamanında (bu vakti zaman 1700lerin sonu 1800lerin başı) endüstri devrimi rüzgarlarının esmesi ile birlikte insanoğlu o zamana kadar kullandığı at arabalarından ziyade, daha güçlü ve ekonomik bir ulaşım aracı ihtiyacı hissetmiş ve bunu raylı sistemi kullanan trenler olması gerektiğini düşünmüştür. Raylı sistemler İngiltere'de kurulmaya başlandığında lojistik destek at arabaları ile sağlanmıştır. Ve bu raylı sistem kurulurken at arabalarının genellikle 2 at tarafından çekilmesi sebebi ile, iki at arası ortalama genişlik olan at arabalarının tekerlek genişliği referans alınmıştır. Evet rayların genişliğini belirleyen kriter atların kıç genişliği mesafesi olmuştur. Raylı sistem dünyaya yayılırken de bu 143,5 cm lik mesafe korunarak tüneller, köprüler ve yollar bu mesafe baz alınarak inşaa edilmiş.

Gel gelelim zaman ilerlemiş Amerika'lılar uzay ile ilgili çalışmalar yapmaya başlamış. Uzaya gönderilecek araçların yakıt tanklarının imalatı Utah'ta yapılarak trenler yardımı ile Florida'da ki uzay üssüne sevk edilmekteymiş. Bu tankları yapan mühendisler aslında tankların genişliği hakkında çok daha farklı projeler üretmiş olsalar bile atların kıç genişliği sebebi ile 143,5 cm kabul edilen tren raylarına uygun üretimler gerçekleştirmek zorunda kalmışlar.

Yani ortaçağdan gelen at arabası kültürü, uzay çağındaki roketlerin yapımında en etken rolü oynamış.

Belki de atların kıçları biraz daha geniş olsaydı, insanoğlu için her şey çok daha farklı olabilirdi.

İllham kaynağı için Bknz: Paulo Coelho, Zahir, Can Yayınları. 140'lı sayfalarda falan bir yer.
Bu arada kitap da tavsiye edilir, okuyun yani.






5 Kasım 2012 Pazartesi

Remember Remember The Fifth Of November

V for Vandetta filmini izleyen insanların bir çoğunun dikkatini çeken repliktir maskeli anarşist abinin söylediği "remember remember the fifth of november". Belki filmi izleyen bir kısım insan bu maskeli abinin aslında kim olduğu ve "remember remember the fifth of november" repliğinin ne anlama geldiğini araştımıştır. Filmi izleyip araştırmayan ya da bu konu hakkında pek bilgisi olmayanlar için, İngiliz Kültürüne duyduğum merakın da etkisi ile yapmış olabileceğim araştırmanın sonucunu burada yazmak istedim.

5th of November olayının 500 seneden fazla bir zamandır sürekli dünya gündeminde olması, bir çok distopik romana esin kaynağı oluşturması (1984 ve Fahrenheit 451 bu örneklerdendir) konunun kendisinden ziyade öncüllerinden daha farklı olan ve ardıllarını da etkileyen dünya tarihinin en önemli anarşik eylem girişimi olmasıdır kanımca.

Barut komplosu (Gunpowder plot) denildiğinde genelde karakterize edilen kişinin Guy Fawkes olması sebebi ile olayın liderinin kendisi olduğu sanılır, ama asıl gunpowder olayını organize eden ve süreci kontrol eden kişi Robert Catesby'dir.

Guy Fawkes ve Robert Catesby
Robert Catesby tahminlere göre 1572 yılında, soylu (babasının adının Sir William Catesby olmasından soylu olduğunu anlıyoruz) katolik bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Catesbury hakkındaki başka bir ilginç bilgi ise Oxford Üniversitesinde eğitim görürken, kraliçeye bağlılık yemini olan "Oath of Supremacy" i etmediği için üniversiteden mezun olamadan ayrılmış olmasıdır.

Robert Catesby'nin amacı, kendisi gibi katolik olanlar ile birlikte İngiltere'de bir devrim yaparak kraliyet yönetimi devirmekti. Bunun için ilk girişimi 1601 de "Essex Rebellion" olarak anılan isyan ile gerçekleştirmeye çalışmış ancak isyanın başarısızlık ile sonuçlanmasının ardından yakalanarak ciddi bir para cezasına çarptırılmıştır.

James I of England
1603 yılında İngiltere Kraliyet tahtına Kral James'in geçmesi ile birlikte (kimi kaynaklarda James'in de katolik olduğu yazılır ama ben genellikle protestan olduğuna dair notlar yakaladım) ülke genelinde katoliklerin üstündeki baskı artmıştır. bu sebeple Catesby kökten bir çözüm bulma arayışlarına girmiştir.

Gunpowder Plot Çetesi
Catesby'nin monarşik düzeni yıkmak için kurmuş olduğu plan; Kral ve devletin önde gelenlerinin parlemento binasında bulunduğu bir vakit daha önceden binanın içine gizlemiş olduğu barut dolu fıçıları patlatarak devlet erkanını yok edip, oluşan kargaşa ortamında katolik bir kralı tahta çıkartmaktı. Bu planı gerçekleştirmek için de John Wrigt, Thomas Wintour, Thomas Percy ve esas oğlanımız olan Guy Fawkes'i örgütlemişti.

Fawkes'in esaret sırasındaki bir görseli
Guy Fawkes1570 yılında York şehrinde doğmuş Katolik bir İngiliz askeriydi (Gerçi katolikliği 1593 yılında kabul ettiği de rivayet edilmektedir.) Katolikliği kabul ettiği yıllarda İspanya'nın Hollanda'da bulunan birliklerine katılmış ve burada yaşanan savaşlarda gösterdiği askeri başarısı ile ön plana çıkmıştır. Hollanda'dan 1604'de İngiltere'ye geri dönen Fawkes bu süreçte Catesby ile tanışmıştır.

Guy Fawkes'ı ben Gunpowder Plot olayındaki cesareti ve gözükaralığı sebebi ile bir miktar Türk tarihinde yer alan İttihat ve Terraki'nin tetikçisi Yakub Cemil'e benzetmekteyim.

Artık Catesby'nin kurmuş olduğu planı gerçekleştirmenin zamanı gelmiştir! 4 Kasım gecesi Fawkes daha önceden Parlemento binasındaki kritik bölgelere yerleştirdiği barut fıçıları ile birlikte binadaki yerini alır. Zaman geldiğinde fıçıları ateşleyecek, bina ve binadakiler ile birlikte kendisi de havaya uçacaktır. Yani Fawkes her türlü ölümü göze almıştır.

Ancak planda beklenmeyen bir gelişme olur. Eylemi gerçekleştirecek grup içerisinde yer alan bir kişi (Bu kişinin ismini aramama rağmen bulamadım) parlementoda yer alan bir tanıdığına 5 Kasım günü saraydan uzak durmasını kötü şeyler olacağını söyler. Bunun üzerine Fawkes fıçılar ile birlikte parlemento binasının bodrumunda yakalanır.

Büyük işkencelere maruz kalan Fawkes'ın ekipte yer alan diğer arkadaşlarının da isimlerini bu işkencelerin ardından söylediği iddia edilmektedir. İşkencelerin sonunda Fawkes asılarak idam edilmesinin ardından cesedi 4 parçaya ayrılarak şehrin farklı bölgelerinde sergilenir.

Günümüzde 5 Kasım İngiltere'de komplonun başarısız sonuçlanması sebebi ile "Bonfire Night", "Guy Fawkes Day" gibi isimler ile bir şenlik içerisinde kutlanır. 5th of November artık siyası anlamını yitirmiş olup tamamen eğlence içerikli bir gün olmuştur.

Ama yine de;

Remember Remember The Fifth Of November !











8 Ekim 2012 Pazartesi

6 Sıradışı Yöntem İle Ekonomi Analizi Nasıl Yapılır.

1- Çöp Indeksi



Ekonomist Michael McDonough* tarafından ortaya atılan bu teori gayri safi yurtiçi hasıla ile çöp artışı arasındaki ilişkiden bahsetmektedir. Teorinin temel mantığı; insanların daha fazla ürün satın almasının beraberinde daha da fazla iş artışı getireceği temeline dayanır. Bu basit ikili ilişkiden yola çıkarak da ürünlerin kullanımının ardından ortaya çıkan çöplerin miktarının azalmasının kötüye giden bir ekonominin işaretçisi olduğundan bahsetmektedir.

* Çeviri dışı bana ait sahih bir bilgi! “Mc” eki İskoçlarda “oğlu” anlamında kullanılan bir ön ektir. Donough’un oğlu Michael gibi bir şey.


2- Ruj Indeksi




İlk olarak Estee Lauder isimli kozmetik firmasının patronu Leonard Lauder tarafından ortaya atılmış bir teoridir. Lauder’in ortaya attığı düşünceye göre ekonominin belalı bir durumu olduğu anlarda, ruj satışları artmaktadır. İddialara göre kadınlar görece daha az masraflı olan kozmetik ürünlerini, daha pahalı olan elbise, ayakkabı gibi ürünler ile ikame edebilmektedirler. Fakat  son olarak ortaya çıkan kanıtlar kozmetik üreticilerinin ekonominin kötü durumunda olup olmadığına bakmaksızın kara geçme niyetinde olduklarını göstermektedir.

3- Erkek Donu Indeksi



Amerikan Merkez Bankası eski başkanı Alan Greenspan tarafından yakinen takip edilen bir ekonomik teoridir. Teoriye göre ekonominin değişken ve oynak olduğu dönemlerde erkekler iç çamaşırı alımı eylemlerini ertelemektedirler.  Madalyonun diğer tarafına bakıldığında; Erkek iç çamaşırı satışlarının artması ise, ekonominin yakın bir zamanda toplarlanacağının göstergesi olarak karşımıza çıkmaktadır.

4- Hamburger Indeksi



Farklı bir ülkenin ekonomisi anlaşılmak istendiğinde sanırım Mc Donalds’dan daha iyi bir gösterge olamaz. 80’lerin ortalarında çıkan Big Mac Indeksi, ortalama bir işçinin bir adet Big Mac satın alabilmek için kaç saat çalışması gerektiği parametresi ile ölçülebilmektedir.

5- Etek Boyu Indeksi




Ekonomist George Taylor tarafından 1926’da ortaya atılan Etek Boyu Indeksi temel olarak ekoninin iyi olduğu dönemlerde etek boyunun kısaldığı görüşünü savunmaktadır. Diğer taraftan bakıldığında da etek boylarının uzaması ekonominin aşağıya doğru giden bir eğilimde olduğunu göstermektedir. Diğer sıradışı ekonomik teorilerin aksine etek boyu indeksi tarihsel seyir boyunca da incelendiğinde genel olarak doğruluğunu net şekilde göstermektedir.

6- Gökdelen Indeksi




90’ların sonunda yaygınlaşan bu teoriye göre “Dünya’nın en büyük binası” sloganlarının yaygınlaşmasının, ekonominin kötüye gideceği bir dönemin eli kulağında olduğunun habercisi olarak nitelendirilmektedir. Bu teorinin tarihsel süreçte birkaç kanıtını görmek istersek de en spesifik örnek olarak Amerika’da başlayıp Dünya’yı kasıp kavuran büyük buhran ile o zamanlar “Dünya’nın en büyük binası” sloganı ile efsaneleşen Empire States binasının yapımının aynı tarihe denk gelmesini gösterebiliriz.


Not: Çeviriler ve yorumlar günahıyla sevabıyla bana aittir. "Ne inanacağım be sana" dersen buradan alıntı yaptığım sayfaya ulaşıp kendin çevirebilir ya da ufak ufak uzayabilirsin.


11 Ağustos 2012 Cumartesi

Kim Sizin İçin Dans Eder ?



Tarih sahnesinde spor, müzik, siyaset ve sanat dallarında ortaya çıkan ve milyonlarca insan için efsane olmuş kahramanlar mevcuttur. Bu efsaneler içerisinde benim için en büyüklerden birisi Muhammed Ali'dir.

Kimileri için efsane olmanın gerekçesi sadece icraa ettiği alanda mükemelliğe yanaşmak iken benim için efsane olmanın kriteri alanında mükemmelliği yakalamak ile birlikte otoriteden ziyade insanlar için çaba göstermektir. Muhammed Ali işte bunu başaran yegane efsanelerden belki de en büyüğüdür.

Spor hayatı boyunca gerek rakiplerine karşı gösterdiği agresif ve ukala tavrının arkasından hepsini haklı çıkartması, gerekse Amerikan Hükümet'inin politikalarına karşı dik duruşu bunun en güzel gerekçesidir. Ali,Vietnam  Savaşın'a katılmayı reddetmesinin ardından Amerika'da ciddi bir kesim tarafından eleştiri oklarının üstüne yöneltimesine en güzel cevabı, savaşın bitmesinine yakın George Foreman ile yaptığı maçta kendisi gibi efsane olan hocası Drew Bundini Brown'ın konuşmasının ardından ringde vermiştir.

Hocası Bundini maçtan önce Ali'ye spor tarihinin en güzel konuşması olan;

“Danset şampiyon, kimsesizler yurdundaki yalnız çocuklar için danset.. Çocuklar için salla yumruklarını.. Kiralarını ödeyemeyen işsizler için danset, şu alçağın işini bitir.. Meyhanelerdeki ayyaşlar için danset şampiyon, kanserden geberen yoksul hastalar için, kefaletleri ödenmeyen sefil mahkümlar için, herkesin terkettiği eroinmanlar için, kocaları olmayan gencecik hamile kızlar için.. Danset şampiyon, savaş onlar için! Bu aşağılık herifin işini bitir, çenelerini dağıt hepsinin.. Düşkünler yurdundaki zavallılar için, emeklilik maaşı alamayan yaşlılar için, pis bir sokakta müşteri bekleyen yaşlı ve yorgun fahişeler için.. Meyhanelerde oturmuş demlenen bütün yalnız kalpler için.. Bilardo salonlarındaki yalnızlar için, sokak köşelerindeki yalnızlar için, danset şampiyon, savaş onlar için.. Temizlik işçileri için salla yumruklarını; hava limanlarında, otobüs duraklarında, benzin istasyonlarında yerleri süpüren küçük insanlar için.. Savaş onlar için şampiyon! Otellerde yatakları yapıp tuvaletleri temizleyen küçük odacı kızlar için dersini ver şu aşağılık herifin! Seni kurtaranlar senatör değildi, vali değildi, başkan değildi.. Sokaktaki insanlar kurtardı seni.. Şimdi sokaklar adına savaş, hadi yavrum işini bitir şu aşağılık herifin.. Bu ring ikinize fazla, hadi bitir işini, suratını paramparça et.. Yoksullar adına şampiyon, yoksullar adına! Hadi yavrum salla yumruklarını, Muhammed Ali'yi hiçkimse yenemez, hiçkimse.. Sadece Cassius Clay yenebilir ama o da bu akşam aramızda değil. Danset şampiyon, hadi oğlum, danset !!!

Sözleri ile haykırmıştır. Ve Ali o maçta otorite sahipleri için değil, sokaklar için dans edip yumruklarını sallamıştır.

Belki Muhammed Ali ringe çıktığı rakiplerinin hiçbirisi kadar iri cüsseli bir adam değildi, fakat rakiplerinin hiçbirisi de Ali kadar büyük bir yüreğe sahip değildi!

Ali efsane oldu, çünkü hep sokaklar için dans etti !

*Bundini'nin sözlerinin orjinal versiyonuna ve ayrıntısı için tıklayınız




6 Ağustos 2012 Pazartesi

Fark Yaratan Bir İnsan: Dick Fosbury

Devam eden Londra 2012 oyunları sebebi ile şahsi gündemimi genel olarak Olimpiyatlar oluşturmakta. Bu sebeple oyunları izlerken hatırladığım ve birazcık da araştırdığım atletizm tarihine damgasını vurmuş olimpik bir kahramandan bahsetmek istedim.


Her konuda "Fark yaratan insan" olmanın önemi vurgulanır ya, belki de Fosbury bunun en güzel örneğidir.

1968 Meksika oyunlarına kadar yüksek atlama kategorisinde sporcuların hemen hemen hepsi bu görseldeki stilde atlayarak çıtayı en yüksekte geçmeyi hedeflemekteydiler.


Ta ki Fosbury sahneye çıkana kadar.
Yüksek atlamada o ana kadar elle tutulur herhangi bir başarısı olmayan, hatta yüksek atlamaya da denemiş olduğu diğer spor dallarındaki başarısızlığı sebebi ile geçiş yapan hatta ve hatta bir söylentiye göre oyunlar öncesi bir arkadaşlarının karavanında biraz takılmaları! sebebi ile açılış seromonisine de geç kalan Fosbury'e yarışmak için sıra geldiğinde 80000 kişilik olimpiyat stadyumunun ağzı açık kalacaktı.

Bu zamana kadar hiç denenmemiş bir stil ile (daha sonra Fosbury Flop olarak anılacak olan) atlayışını gerçekleştiren Fosbury, herkesin şaşkın bakışları arasında 2.24 mt yüksekliğindeki çıtayı devirmeden atlayışını gerçekleştirecek ve altın madalyaya uzanacaktı.



Fosbury'den önce
Forbury'den sonra



Fosbury 1968 oyunlarının ardından olimpiyatlara bir daha katılmadı. Ama 1972'de 40 atletin 28'i, 1980'de ise 16 finalistin 13'ü bu stili kullandı. Ve 1972'den sonra Fosbury Flop tekniğini kullanmayan hiçbir yüksek atlamacı madalya kazanamadı.



19 Mayıs 2011 Perşembe

İşte Paşam İstanbul!

1950 Seçimleri öncesi İsmet paşa meşhur taksim mitingini yapmaktadır. Meydan hıncahınç doludur. Tahminlere göre Yüz Binden az olmayan bir insan topluluğu büyük bir coşku ile "Milli Şef"i selamlamaktadırlar. 1949-1957 yılları arası İstanbul Valiliği ve Belediye Başkanlığı görevini aynı anda yürütmekte olan Ord Prof Dr Fahrettin Kerim Gökay, İsmet Paşa'nın yanına gelerek seçimin sonucunu tahmin edercesine "İşte Paşam İstanbul" der.

Şimdi o seçim sonuçlarına bir bakalım;
Türkiye geneli- DP:%55.2 CHP:%39.6
İstanbul İçin - DP:%56.6 CHP:%26.1
(İkisini toplayıp 100 etmiyor demeyin, eksik kısım MP ve Bağımsızların oy oranı)

Demek ki neymiş? İstanbul o değilmiş!

Halkının gerçeklerini göremeyen, yanlışlarını düzeltmeye çalışmak yerine tenkit eden, dinamikleri kullanmayı başaramayan siyasiler dünya siyaset arenasında hep hüsranı tatmışlardır.

Örnekleri çoktur. Araştırın, bulamazsanız gelin ben söyleyeyim.

29 Nisan 2010 Perşembe

Zaytung Felsefesinin Başlangıç Noktası


Sizin için araştırdım ve buldum.İşte Dünya medyasında çıkan ilk zaytung haberi.

İşin aslına bakarsanız bu haberin yanında Zaytung'da yayınlanan haberler bile masum kalmaktadır,bundan da Zaytung felsefesinin gün geçtikçe gücünü yitirdiğini anlamaktayız.Umarım en kısa sürede Zaytun eski günlerinde ki gibi;Güçlü,cesur,kararlı ve korkusuz haberler yapmaya başlar :)

7 Nisan 2010 Çarşamba

Aşağıda Göreceğiniz Resmin Anlamı İçin Okumanız Şiddetle Tavsiye Edilir!




Gençlik ve serdeki hafif anarşistlik...

1968 olimpiyatlarında 200 metrede altın ve bronz madalya kazanan Amerikalı iki siyah atletin, Tommie Smith ve John Carlos'un siyah deri eldivenli yumrukları havada, başları önde posteri yıllarca hayal dünyamızı ve asıl oda duvarlarımızı süslemişti.

İtiraf ediyorum ki, Aynur Çağlı'nın o muhteşem haberini okuyana kadar aynı karede önde duran, gümüş madalyalı Avustralyalı beyaz atlete hiç dikkat etmemişim. Adı Peter Norman imiş...

İşte bu atlet mart ayında öldü. Haberin ve konunun tekrar gündeme gelmesinin sebebi budur.
Gelelim hikayeye... Mexico City'de 200 metre finali koşulmuş. Amerikalı (siyah) atletler Tommie Smith ile John Carlos birinci ve üçüncü gelirken, ikinciliği Avustralyalı (beyaz) Peter Norman kazanmış.

Madalya töreni için bekledikleri sırada, Carlos, Peter Norman'ın yanına gelerek sormuş:

- İnsan haklarına inanıyor musun?

- Evet, inanıyorum.

- Peki ya Tanrı'ya?

- Bütün kalbimle...

Bunun üzerine, iki siyah atlet kafalarındaki eylem planını açıklamışlar, Norman tereddütsüz katılmış:

- Ben eyleminizi destekleyeceğim, bana ne yapmam gerektiğini söyleyin!

İlk defa, o günler için müthiş bir provokasyon hatta devrim sayılacak bir eylem planlıyor iki genç adam: Amerika'daki ırk ayrımcılığını ve siyahlara reva görülen fakirliği ve ikinci sınıf vatandaşlığı protesto edecekler... Ama nasıl?

Fikir Norman'dan geliyor: bir çift siyah deri eldiven buluyorlar, sağ tekini Tommie, sol tekini John eline geçiriyor; fakirliği sembolize etmek için çıplak ayakla kürsüye çıkıyorlar, başları kederle öne eğik, sıkılı yumruklarını havaya kaldırıyorlar. Önlerinde duran beyaz atlet Peter Norman da, dayanışmasını göstermek için kalbinin üstüne 'İnsan Hakları İçin Olimpiyat Projesi Hareketi'nin kokartını iğneliyor.

Amerikan milli marşı çalarken plan icra ediliyor ve eylem koyuluyor. Ve tabii (hatırlıyorum) dünya birbirine giriyor. Amerika ayağa kalkıyor. Olimpiyatlar bile gölgede kalıyor, dünya gazeteleri yumrukları havada siyah atletlerin fotoğrafını birinci sayfadan veriyor...

Amerikan Olimpiyat Komitesi iki siyahın spor kariyerini o saniye bitiriyor. Eylem amacına ulaşmış, Amerika'daki zenci azınlığın durumu dünya gündemine girmiştir. Smith ve Carlos spor hayatlarını (ve buna bağlı olarak geleceklerini) feda etmişler ama dünya tarihine geçmişlerdir. Dünyadaki yüz milyonlarca ezilmiş siyahın ilahı haline gelmişlerdir.

Peki ya Avustralyalı beyaz Peter Norman? Meslektaşım Aynur'un anlattığına göre, Norman 'ın da hayatı kararmış. Tommie Smith diyor ki:
"Peter, bir beyazdı. O günlerde siyahların haklarını savunma cesareti gösteren, onurlu ve belkemiği sahibi beyaz çok azdı. Peter, Avustralya'ya döndüğünde kimse yüzüne bakmadığı gibi, herkes tarafından yargılandı. Onun da atletizm kariyeri bitti, spor çevrelerinden dışlandı. Tehditler, işsizlik ve tecrit nedeniyle öyle sıkıntılı günler yaşadık ki, üçümüzün de ilk evliliği sona erdi."

Avustralya Devleti Norman'ı ölene kadar affetmemiş ama... Norman intikamını mezara götürmüş: 1968 Olimpiyatları finalinde ikinci olurken kırdığı 200 metre Avusturalya rekoru hâlâ, 38 yıl sonra kırılamamış.

Ölene kadar süren 'eylem kardeşliği' ..
İki amerikalı ve bir Avustralyalı 'lanetli' atletin o gün başlayan 'eylem kardeşliği' ve dostlukları ömür boyu sürmüş. Aradan geçen 38 yıl boyunca, yazışmışlar, buluşmuşlar, görüşmüşler.

Ta, geçen mart ayında, Peter Norman evinin bahçesinde kalp krizi geçirip 64 yaşında ölene kadar.
Melbourne'de yapılan cenaze töreni. 'Onurlu beyaz atlet' Peter Norman'ın tabutu, Tommie Smith ve John Carlos'un omuzlarında! Üç 'eylem kardeşi' son kez omuz omuza...



Buraya kadar yayınladığım yazı alıntıydı...

Peter Norman belki de hiç tanımadığı,aynı ülkenin bile vatandaşı olmadığı iki insan için Dünya gündemine oturacak,hatta ülkesinde kendisini istenmeyen adam olarak ilan edilmesi sonucu doğuracak bir eyleme imza atmıştır.1968 yılında kırdığı ve hala kırılamayan 400 metre Avustralya rekoru ile değil,giriştiği bu eylem ile bugün dahi anılmaktadır.

Peter Norman'ın yıllarca istenmeyen adam sıfatını taşımasını umursadığını sanmıyorum.Zamanında giriştikleri eylemin diğer iki kahramanının cenazesinde tabutunu taşıyarak göstermiş oldukları vefa örneği ile de mezarında huzur içinde yattığını düşünmekteyim.