18 Şubat 2015 Çarşamba

Her İktidar Öldürür !

Hangi kitaptı hatırlamıyorum ama hafızama kazınan “Az ya da çok, her iktidar öldürür” cümlesini çok net hatırlıyorum. Yazar bu cümledeki iddasını da “Bir kere gücü elinize geçirdinizmi artık tek gayeniz o gücü elinizde tutmaya çalışmak olur. Önce farklı yöntemlerle gücün devamlılığını sağlamak isteseniz dahi, gücü elinize geçirmeden ne kadar iyi bir insan olup olmadığınıza bağlı olmaksızın sonunda bu hastalık sizi gücünüzün devamlılığını sağlamak için zalim olmaya, öldürmeye iter.” Gibi cümlelerle açıklıyordu.

Stalin de, Hitler de, Mao da hiçbiri milyonlarca insanı öldürmek amacıyla iktidara gelmemiştir. Hepsinin ortak amacı kendi ideolojileri ve idealleri doğrultusunda önce bir toplum, ardından da bir dünya düzeni kurmaktı. Tabi bunun için de güç lazımdı. Gücü bir kere ellerine geçirdiklerinde de canavarlaşma potansiyelleri ortaya çıkması sonucu, tarihte meydan gelen en kanlı toplu ölümler silsileleri gerçekleşmiştir.

İktidarın öldürmesi direk kendisine bağlı kolluk güçleri ve silahlı kuvvetleriyle gerçekleşebileceği gibi yönettiği toplumun geneline yaymak gayesinde olduğu ideoloji ve yaşama şekli sebebiyle de olabilir. Hele ki bu yayılmaya çalışan zihniyet düşünmeyi, sorgulamayı istemeyen, cehaleti ve muhafazakarlığı körükleyerek güdülmesi kolay bir toplum oluşturma zihniyeti ise, toplumda halihazırda bu sığ düşünce içinde olan insanların kendilerini güçlü ve haklı hissetmeleri sebebiyle daha da acı olur !

Eğer ki senin yönettiğin ülkenin bürokratlarının, mülki amirlerinin, parlementerlerinin düşüncelerindeki kadın algısı “Kadın mıdır kız mıdır?”, “tecavüze uğrayan kürtaj yaptırmamalı”, “kadın ahlaklı olsun kürtaj yapmak zorunda kalmasın”, “anası tecavüze uğruyorsa neden çocuk ölsün, anası ölsün”, “yalnız bırakılan ya davulcuya ya zurnacıya” (ki bu laf münevver cinayetinin arkasından söylenmiştir!) gibi sayısız iğrenç beyanatı aymazca çıkıp söyleyebiliyorsa ! Senin iktidarında kadına şiddet hiç olmadığı kadar artmışsa ! Senin iktidarında sapık, tacizci, tecavüzcü alınabilecek minimum cezaları alıyorsa ! Kusura bakma canım kardeşim ama Özgecan’ın ölümünden birinci derecede sen sorumlusun !

Yine sen devlet eliyle kolluk kuvvetlerini kanun, yasa gözetmeksizin kendi şahsi fedailerinmiş gibi kullanırsan, bu da yetmez senin gibi sığ düşüncelere boğulmuş fedai kültürünün temsilcisi cahil insanlara resmi ağızdan söylemlerle güç verip, "Esnaf gerektiğinde askerdir, alperendir, kahramandır, polistir, hakimdir" diyerek ötekileştirmeyi, tarafında olanların karşında olanlara karşı şiddet uygulamasını günlük hayatın akışı içerisinde meşrulaştırırsan; düşünen, sorgulayan, toplumun iyiliği için çabalayan bir gazetecinin kar topu oynarken camına kartopu geldi diye bir esnaf tarafından öldürülmesinden de sen sorumlusun canım kardeşim.


Düşünen, sorgulayan, iyi insanların öldüğü, zalim ve cahillerin giderek daha da güçlendiği bir ülkede kendinize yarattığınız küçük konfor alanlarınızda mutluluklar !

18 Nisan 2014 Cuma

Yüzyıllık Yalnızlık Şimdi Başlıyor



Türkiye coğrafyasında doğup büyüyen bir birey olarak, her ne kadar belli bir yaştan sonra çeşitli dünya coğrafyaları kültürüne merak sarsam dahi, kahramanlarımın büyük çoğunluğu doğup büyüdüğüm coğrafyayı paylaştığım ve hayatı algılama biçimleri isyan, mizah ve eleştiri içeren karakterler olmuştur.
Öğüt veren tipleri sevmem !

Dünya genelinde de hayata bakış ve algıları yaptıkları müzikten, yazdıkları kitaplardan, yer aldıkları filmlerden anladığım kadarıyla benzer paralelde olan görüşlerini sevdiğim karakterler oldu. Gabriel Garcia Marquez de bunlardan birisiydi. Eğer Kolombiya'lı olsam, şu anda Sadri Alışık'a duyduğum hayranlığı sanırım Marquez'e duyardım.

Ve Gabriel Garcia Marquez hayatını kaybetmiş, üzüldüm, az daha yaşasaydı iyiydi.

Ve ölümünün ardından ortaya çıkan veda mektubu niteliğindeki şahsı tarafından yazıldığı iddia edilen yazı, kendisinin neden bu kadar güzel bir insan olduğunu eksiksiz açıklıyor sanırım.

Bazen dakikalara sığdırdılan yüzyıllık yalnızlık şimdi başlıyor kolombiyalı güzel insan.

Mektup işte şudur

Tanrı bir an için paçavradan bebek olduğumu unutup can vererek beni ödüllendirse, aklımdan geçen her şeyi dile getiremeyebilirdim, ama en azından dile getirdiklerimi ayrıntısıyla aklımdan geçirir ve düşünürdüm. Eşyaların maddi yönlerine değil anlamlarına değer verirdim. Az uyur, çok rüya görür, gözümü yumduğum her dakikada, 60 saniye boyunca ışığı yitirdiğimi düşünürdüm. İnsan aşktan vazgeçerse yaşlanır. Başkaları durduğu zaman yürümeye devam ederdim. Başkaları uyurken uyanık kalmaya gayret ederdim. Başkaları konuşurken dinler, çikolatalı dondurmanın tadından zevk almaya bakardım. Eğer Tanrı bana birazcık can verse, basit giyinir, yüzümü güneşe çevirir, sadece vücudumu değil, ruhumu da tüm çıplaklığıyla açardım. Tanrım, eğer bir kalbim olsaydı nefretimi buzun üzerine kazır ve güneşin göstermesini beklerdim. Gökyüzündeki aya, yıldızlar boyunca Van Gogh resimleri çizer, Benedetti şiirleri okur ve serenatlar söylerdim. Gözyaşlarımla gülleri sular, vücuduma batan dikenlerinin acısını hissederek dudak kırmızısı taç yapraklarından öpmek isterdim. Tanrım bir yudumluk yaşamım olsaydı… Gün geçmesin ki, karşılaştığım tüm insanlara onları sevdiğimi söylemeyeyim. Tüm kadın ve erkekleri, en sevdiğim insanlar oldukları konusunda birer birer ikna ederdim. Ve aşk içinde yaşardım. Erkeklere, yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü insan aşkı bırakınca yaşlanr. Çocuklara kanat verirdim. Ama uçmayı kendi başlarına öğrenmelerine olanak sağlardım. Yaşlılara ise ölümün yaşlanma ile değil unutma ile geldiğini öğretirdim. Ey insanlar! Sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim. Tüm insanların, mutluluğun gerçekleri görmekte saklı olduğunu bilmeden, dağların zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim. Yeni doğan küçük bir bebeğin, babasının parmağını sıkarken aslında onu kendisine sonsuza dek kelepçeyle mahkûm ettiğini öğrendim. Sizlerden çok şey öğrendim. Ama bu öğrendiklerim pek işe yaramayacak. Çünkü hepsini bir çantaya kilitledim. Mutsuz bir şekilde…

Artık ölebilir miyim?


13 Mart 2014 Perşembe

Yoksa Sonunda Bölgesel Demokratlıktan Toplumsal Demokratlığa mı Geçiyoruz ?




''Zor koşullar altında kenetlenebilen'' bir toplum olmakla övünürüz ya hep, işte bu kendimize söylediğimiz en
büyük yalanlardan birisidir. Biz zor koşullar altında asla kenetlenebilen bir toplum olamadık, sadece popülist ve göz önünde cereyan eden, ucunun bize de dokunma ihtimali olan tehlike durumlarında anlık bir araya gelip ardından dağıldık.

Katliamlar, ölümler, faili meçhul cinayetlerin ne kadarında bir aradaydık ? Ahmet Taner Kışlalı öldü bir araya geldik, Uğur Mumcu öldü bir araya geldik, süper, gerçekten gurur duyulacak toplumsal hareketler gerçekleştirdik bu katliamların ardından. Ama kaçımız yıllardır Galatasaray Meydanı'nda toplanan Cumartesi Anneleri'nin feryadını işittik, onların yanında olduk ? Uğur Mumcu'nun, Ahmet Taner Kışlalı'nın ardından gösterdiğimiz toplumsal tepki ne kadar gurur duyulacak seviyede ise Cumartesi Anneleri'nin isyanına toplumsal tepki vermemek de o derece utanılacak bir hareket değil midir ? Belki de Ankara'da İstanbul'da yaşanan bu aşağılık cinayetlerin bir gün bir noktada bizim de başımıza gelebileceğinden endişe ettik. Ama asla Doğu'da Güneydoğu'da yıllardır yaşanan insanlık dışı hareketlere kulak vermedik. Biz depremde bile coğrafya olarak bu ülkenin insanlarını ayırdık !

28 Aralık 2011 gecesi Roboski'de 35 tane Kürt insan, kendilerini yıllardır bu kadere mahkum eden ve vatandaşı oldukları devletin silahlı kuvvetlerince katledildi. Bu insanların arasında çocuk da vardı, genç de, yaşlı da. Peki bu olaya kaçımız gezide hayatını kaybeden masum insanların ölümüne gösterdiğimiz tepkiyi gösterdik ? Algımızda ilk oluşan ''Orada ne işleri varmış ?'' sorusu olmadı mı ? ''İnsan öldü'' dediler, ''F-16 ile bombalanarak, çoluk çocuk 35 insan öldü, ne önemi var nerede olduklarının !'' diye haykırdı bir kesim grup, ''orada ne işi varmış ?'' diye sorduk tekrar. Belki de Kürt olmalarıydı ısrarla bu sorunun sorulması, belki de katlimanın Şırnak'ta gerçekleşip ucunun asla bize dokunmayacak olması yanılgısıydı !

Ama işte bu tarz olaylarda gösteremediğimiz toplumsal ve insani bilinçsizliğin olumsuz sonuçları artık bize de dokunuyor, hatta dokunmayı geçip batmaya başlıyor. Bu sebeple daha büyük bir kesim Berkin için ''Çocuk öldü lan, 14 yaşındaki çocuk'' diye haykırırken bir diğer kesim de ''Orada ne işi varmış ?'' diyor. Ama roboski ile gezi arasındaki fark; bu sefer sorgulayan kesim büyük çoğunluğu oluştururken olayları meşrulaştırmaya çalışan kesim azınlık olarak kalıyor.

Eğer ki artık zamanında Cumartesi Anneleri'nin feryadına, Roboski'de katledilenlerin acılarına neden ortak olmadığımızı sorguluyorsak bir şeylerin değişmeye başladığının sevincini yaşayabiliriz. Aksi takdirde bu ülke ne yazık ki daha çok Berkin'ler daha çok Ali İsmail'ler gibi gencecik çocuklarını yoktan yere toprağa gönderir.



27 Mayıs 2013 Pazartesi

Kaybolan Değerlerimiz 4: Teletext


Teknolojinin insan hayatına girmesi ya da insanoğlunun teknolojiden kaçamayacak bir hal alması ile birlikte dönem dönem sayısız teknolojik yenilik hayatımıza girer, bunların büyük bir kısmı çok kısa bir süre içerisinde yok olur, bir kısmı belirli süre hayatımızda rol oynar ve ardından tarihin tozlu sayfalarına gömülür, çok küçük bir kısmı ise bizimle beraber yaşamaya devam eder.

Tarih sahnesine ilk çıkışı 70'ler olsa da, 90'lar ile birlikte Türk insanının hayatında bomba etkisi yaratarak girmiştir Teletext. Öylesine güçlü bir etkiydi ki bu, teletextli televizyon sahibi olmak ciddi bir itibar meselesi haline gelmişti. "Dur, şu teletextden bakalım" kelimeleri sıklıkla duyulur, teletextin güncelliğinden ve güvenilirliğinden asla kuşku duyulmazdı.

Özel kanalların çoğalması ve teletextin önemli bir hale gelmesi ile birlikte bir çok kanal teletext hizmeti sunmaya başlamıştı. İlk başlarda amaca hizmet eden bir hali varken bu güzide teknoloji harikasının, zamanla o da amacından saparak yozlaşan hizmet kanallarından birisi haline gelmişti. Bütün teletext hizmeti sunan kanalların amacı ilk başlarda haber, spor, şans oyunları sonuçları vb hizmetler iken (hele ki telegünün anlık deprem sonuçları efsane bir olaydı) ilerleyen zamanla beraber trt 1 in teletext hizmeti hariç (reklam yapmıyorum, gözlemimi dile getiriyorum, ne gördüysek o !) diğer kanallar teletext yayınlarını 8bitlik dijital meme sunan hizmet organları haline getirmişlerdi.


Dünya gündemini teletextden takip eden son insanın büyükbabam ve yaşıtı teknolojiyi geriden takip eden ihtiyar insanlar heyeti olduğunu düşünürken, askerlik sebebi ile giriştiğim araştırmalarda asalın resmi yayın organında gördüğüm; 

"9.         YÜKÜMLÜLER BU DUYURU METNİNE VE KONUYLA İLGİLİ DAHA FAZLA BİLGİYE www.asal.msb.gov.tr. İNTERNET ADRESİNİN ANA SAYFASINDAN, ÖZET BİLGİYE İSE TRT TELETEKSTEN ULAŞABİLİRLER."

uyarı metni ile çakralarım açıldı, hayata bambaşka bir gözle bakmaya başladım. Artık, asla ufacık bir azınlığı dahi inkar edemeyecek mental yapıya sahibim.

P.S. Kaybolan Değerlerimiz ile yazmaya başladığım yazılarda 4. aşamaya geldiğime göre artık ben de başladığı işi devam ettirebilen bir insan olmuşum demektir. Bundan sonra gelecek bana daha parlak, daha aydınlık. Yürür giderim.




13 Şubat 2013 Çarşamba

Sivri Ada ya da Hayırsız Ada

Sırtını denize çevirmiş bir millet olarak, Dünya üzerinde içinden denizin geçtiği tek şehir olan İstanbul'da yer alan, yalnızca güneşli haftasonları mangal yapmak için kullandığımız Prens Adaları'nın en küçük ikinci üyesidir Sivri, halk arasında bilinen diğer adı ile Hayırsız Ada.







Üzerinde 10. yy dan kalma bir manastırın kalıntıları da bulunan Sivri Ada aslında hayırsız olduğu kadar talihsizdir de. Haydarpaşa Mendireği yapılırken ihtiyaç duyulan taş ihtiyacı Sivri Ada'dan temin edilmiştir. Dolayısı ile önceleri daha da sivri olan ada zamanla yontulara sivrilik özelliğini de kısmen yitirmiştir. Aynı zamanda üzerinde yer alan manastırın kalıntılarının büyük bir kısmı da şu anda Haydarpaşa Mendireği'ni süslemektedir!

Üzerinde hiçbir yerleşim izi bulunmayan ada Bizans döneminde sürgün yeri olarak kullanılmış, zaman zaman da inzivaya çekilmek isteyen din adamlarına ev sahipliği yapmıştır.

Ancak adanın tanık olduğu sürgünlerden belki de en korkuncu 1910'da Osmanlı döneminde gerçekleşmiştir.

Dünya üzerindeki büyük şehirlerin büyük olarak nitelendirilmeleri nüfus veya kapladığı alandan ziyade kendilerine has dokuları ile gerçekleşmektedir. İstanbul'un da tarih boyunca kendi has dokularının içerisinde en belirgin olanlarından bir tanesi diğer Dünya ülkelerinde görmenin mümkün olmadığı hayvanlara ev sahipliği yapan sokaklarıdır.



Ancak Osmanlı döneminde Avrupalılaşma merakı içerisinde yapılan yanlış uygulamalardan birisi de İstanbul'u bu sokak hayvanlarından kurtarma çabasıdır.

İlk defa 19. yy ın ilk çeyreğinde 2. Mahmut tarafından gerçekleştirilmeye çalışılan İstanbul'u sokak köpeklerinden kurtarma girişimi yaklaşık 30.000 sokak köpeğinin toplanarak, susuz ve kurak olan Sivri Ada'ya terk edilmesi ile gerçekleştirilmiştir. Bu operasyon İstanbul'luların büyük tepkisini çekmiş ve insanlardan yüksek sesle "hayvanlara yapılan bu eziyetin uğursuzluk getireceği" söylemleri yükselmiştir. Bu tepkilerin ardından sağ kalan köpekler tekrar adadan toplanarak İstanbul sokaklarına geri bırakılmıştır. Ancak köpeklere yapılan bu sürgün girişiminin ardından ilk uğursuzluk hemen peşi sıra Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa'nın ordusunun Kütahya'ya kadar ilerlemesi ile gelmiştir.

İstanbul'u köpeklerden kurtarma düşüncesinin ikincisi ve en korkuncu ise takvimler 1910'u gösterdiğinde İttihat ve Terraki dönemi İstanbul'u Şehreminisi Suphi Bey tarafından gerçekleştirilecektir.

Dönemin İtalyan Gazetelerinde Çıkan Bir Haber

Bu sefer sokakları köpeklerden tamamen temizlemek isteyen Suphi Bey yaklaşık 80.000 sokak köpeğini toplayarak Sivri Ada'ya göndermek ister, ancak İstanbul'lular bu olaya yine tepkilidir. Dolayısı ile bu köpekleri sokaklardan toplayacak insan bulmakta zorlanıldığı için, dönemin berduşları ve serserileri köpekleri toplama işi ile görevlendirilir.

Sokaklardan toplanan onbinlerce köpek kayıklarla yazın sıcaktan kavrulan, içme suyunu bırakın gölgelik alan bile zor bulunan Sivri Ada'da kaderlerine terk edilir. Geçen günlerin ardından köpeklerin durumu o kadar vahimleşirki açlıktan birbirlerini öldürerek ya da bir umut yüzme çabası içerisinde boğularak bir bir telef olurlar. Hatta bu dönem içerisinde köpeklerin feryatlarının İstanbul'dan duyulduğu söylenmektedir.

Halk tarafından hayvanlara yapılan bu eziyetin uğursuzluk getireceği inancı, ikinci defa gerçekleşen hayvan sürgünü sonrasında yaşanan büyük İstanbul Depremi ve Balkan Savaşları hezimeti ile ilişkilendirilir.

Tarihi boyunca ev sahipliği yaptığı bu iki büyük hayvan sürgününün ardından Sivri Ada, halk arasında Hayırsız Ada olarak anılmaya başlanmıştır.

23 Kasım 2012 Cuma

En Zengin Afrikalılar: Kara Kıtanın Beyaz Zenginleri

"Afrika" denildiğinde Afrika'da yaşayan insanlar haricinden Dünyanın geri kalanının aklına gelen ilk kelimeler yoksulluk ve sefalet olur sanırım. Belki de bu, Afrika ile ilgili dünya gündemine taşınan haberlerin büyük kısmının açlık içinde yaşayan siyah insanların görüntülerinden oluşması ile ortaya çıkan bir izdüşümdür. Hatta öyleki bu düşünce, Afrika'da yaşayan herkesin fakir herkesin aç sanılması gibi bir yanılgı da ortaya çıkartabilmektedir.

Ama bunun tamamen yanlış bir düşünce olduğu, Afrika'da herkesin aç olmadığı gibi bir gerçek var.

En Zengin 9 Afrikalı
1 - Güney Afrika - Nicky Oppenheimer - 6,4 Milyar $
2 - Güney Afrika - Johann Rupert - 5,7 Milyar $
3 - Mısır - Nasif Saviris - 5,5 Milyar $
4 - Nijerya - Mike Adenuga - 4,6 Milyar $
5 - Güney Afrika - Chirstoffel Wiese - 3,7 Milyar $
6 - Fas - Osman Benjelloun - 2,75 Milyar $
7 - Güney Afrika - Patrice Motsepe - 2,65 Milyar $
8 - Mısır - Necip Saviris - 2,5 Milyar $
9 - Mısır - Muhammed Mansur - 2,2 Milyar $

İşte yukarıdaki numaralandırılmış Afrika'nın en zengin insanları bunun bir ispatı! 

Baktığımızda, yaklaşık 54 ülkenin bulunduğu Afrika'da pastadaki aslan payını ortak özellikleri tarih boyunca İngilizler ile flört halinde olmaları olan Güney Afrika ve Mısır'ın beyaz insanlarının aldığını görüyoruz.

Ne sanmıştınız ? Afrika'nın en zenginleri denildiğinde ortaya çıkan tablodaki insanların ten renginin açlıktan ölmek üzere olan insanların ten rengi olan siyah ile aynı olacağını mı ?

Demek ki Afrika'da gerçekten herkes aç değilmiş !





14 Kasım 2012 Çarşamba

Bir Futbolcudan Fazlası: Robbie Fowler

Sanat, bilim, iş dünyası ve spor dünyasında bulunup sadece bulunduğu alanda adından söz ettiren büyük çoğunluktaki insanların yanı sıra bu alanlarında herhangi birisinde yer alarak adını dünyaya asıl faaliyet alanının yanı sıra diğer sıradışı ve takdir edilesi hareketleri ile de duyuran küçük bir topluluk da vardır.
Sağlam bir West Ham United taraftarı olarak bu saygı değer insanların içerinde bir Liverpool efsanesi olan Robbie Fowler'ı da görmekteyim.


Yukarıdaki görselde Fowler'ın kısaca özgeçmişi ve futbol hayatındaki başarıları gösterilmekte. Ama benim Fowler ile ilgili asıl bahsetmek istediklerim futbolculuğu ile ilgili başarıları değil, futbol hayatı boyunca gösterdiği insanlığı ile ilgili hareketleri.



1995 - 1998 yılları arasında Liverpool liman işçilerinin işten kovulması ve ardısıra gelen grevlerin yaşandığı zaman diliminde bir  "Scouse" olarak Fowler, şehrinin emekçi insanlarına desteğini 1997 yılında attığı bir golün ardından altındaki t-shirtü göstererek vermiş ve ardından Uefa'dan 2000 isviçre frankı ceza almıştır. 2000 Frank belki Fowler için çok küçük bir bedeldi, ama göstermiş olduğu bu duyarlı hareket milyonlarca doların konuşulduğu endüstriyel futbolun kendisini köleleştirmediğinin kanıtıydı.

Fowler bu hareketinin yanı sıra futbol hayatı boyunca; Hakemin lehine ama yanlış verdiği penaltıya itiraz etmesi hatta bu penaltıyı bilerek kaçırması, ırkçılığa karşı duruşları ile de başta Liverpool taraftarı olmak üzere milyonlarca futbolseverin kalbini kazanmış, Kop tayfası tarafından "God" olarak çağrılmasını sağlamıştır.


Bir de Fowler'ın kendisinden nefret eden Everton taraftarları ve bir grup basın tarafından çıkartılan kokain kullandığı yönündeki iddialara gol attıktan sonra sevincini yukarıdaki görseldeki gibi kutlayarak verdiği efsane bir cevabı vardır ki, iki kat daha fazla sevdirir "God" ı.


Son olarak da Fowler'ın cesaretinin kanıtı olarak bu görseli göstermek istedim. Bırakın Premier Ligi, dünyanın en hırçın ve korkulan futbolcularından olan Keane reise gider yapmak her baba yiğidin harcı değildir. (Tam olarak ağzı dolu dolu scouse accent i ile "Fuck" der gibi )

Ama aradan yıllar geçmiş olsa bile Keane reis seni tenhada yakalarsa inan God falan demez yamultur Fowler'cığım söyleyeyim.