18 Şubat 2015 Çarşamba
Her İktidar Öldürür !
18 Nisan 2014 Cuma
Yüzyıllık Yalnızlık Şimdi Başlıyor
Türkiye coğrafyasında doğup büyüyen bir birey olarak, her ne kadar belli bir yaştan sonra çeşitli dünya coğrafyaları kültürüne merak sarsam dahi, kahramanlarımın büyük çoğunluğu doğup büyüdüğüm coğrafyayı paylaştığım ve hayatı algılama biçimleri isyan, mizah ve eleştiri içeren karakterler olmuştur.
Öğüt veren tipleri sevmem !
Dünya genelinde de hayata bakış ve algıları yaptıkları müzikten, yazdıkları kitaplardan, yer aldıkları filmlerden anladığım kadarıyla benzer paralelde olan görüşlerini sevdiğim karakterler oldu. Gabriel Garcia Marquez de bunlardan birisiydi. Eğer Kolombiya'lı olsam, şu anda Sadri Alışık'a duyduğum hayranlığı sanırım Marquez'e duyardım.
Ve Gabriel Garcia Marquez hayatını kaybetmiş, üzüldüm, az daha yaşasaydı iyiydi.
Ve ölümünün ardından ortaya çıkan veda mektubu niteliğindeki şahsı tarafından yazıldığı iddia edilen yazı, kendisinin neden bu kadar güzel bir insan olduğunu eksiksiz açıklıyor sanırım.
Bazen dakikalara sığdırdılan yüzyıllık yalnızlık şimdi başlıyor kolombiyalı güzel insan.
Mektup işte şudur
Tanrı bir an için paçavradan bebek olduğumu unutup can vererek beni ödüllendirse, aklımdan geçen her şeyi dile getiremeyebilirdim, ama en azından dile getirdiklerimi ayrıntısıyla aklımdan geçirir ve düşünürdüm. Eşyaların maddi yönlerine değil anlamlarına değer verirdim. Az uyur, çok rüya görür, gözümü yumduğum her dakikada, 60 saniye boyunca ışığı yitirdiğimi düşünürdüm. İnsan aşktan vazgeçerse yaşlanır. Başkaları durduğu zaman yürümeye devam ederdim. Başkaları uyurken uyanık kalmaya gayret ederdim. Başkaları konuşurken dinler, çikolatalı dondurmanın tadından zevk almaya bakardım. Eğer Tanrı bana birazcık can verse, basit giyinir, yüzümü güneşe çevirir, sadece vücudumu değil, ruhumu da tüm çıplaklığıyla açardım. Tanrım, eğer bir kalbim olsaydı nefretimi buzun üzerine kazır ve güneşin göstermesini beklerdim. Gökyüzündeki aya, yıldızlar boyunca Van Gogh resimleri çizer, Benedetti şiirleri okur ve serenatlar söylerdim. Gözyaşlarımla gülleri sular, vücuduma batan dikenlerinin acısını hissederek dudak kırmızısı taç yapraklarından öpmek isterdim. Tanrım bir yudumluk yaşamım olsaydı… Gün geçmesin ki, karşılaştığım tüm insanlara onları sevdiğimi söylemeyeyim. Tüm kadın ve erkekleri, en sevdiğim insanlar oldukları konusunda birer birer ikna ederdim. Ve aşk içinde yaşardım. Erkeklere, yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü insan aşkı bırakınca yaşlanr. Çocuklara kanat verirdim. Ama uçmayı kendi başlarına öğrenmelerine olanak sağlardım. Yaşlılara ise ölümün yaşlanma ile değil unutma ile geldiğini öğretirdim. Ey insanlar! Sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim. Tüm insanların, mutluluğun gerçekleri görmekte saklı olduğunu bilmeden, dağların zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim. Yeni doğan küçük bir bebeğin, babasının parmağını sıkarken aslında onu kendisine sonsuza dek kelepçeyle mahkûm ettiğini öğrendim. Sizlerden çok şey öğrendim. Ama bu öğrendiklerim pek işe yaramayacak. Çünkü hepsini bir çantaya kilitledim. Mutsuz bir şekilde…
Artık ölebilir miyim?
13 Mart 2014 Perşembe
Yoksa Sonunda Bölgesel Demokratlıktan Toplumsal Demokratlığa mı Geçiyoruz ?
''Zor koşullar altında kenetlenebilen'' bir toplum olmakla övünürüz ya hep, işte bu kendimize söylediğimiz en
büyük yalanlardan birisidir. Biz zor koşullar altında asla kenetlenebilen bir toplum olamadık, sadece popülist ve göz önünde cereyan eden, ucunun bize de dokunma ihtimali olan tehlike durumlarında anlık bir araya gelip ardından dağıldık.
Katliamlar, ölümler, faili meçhul cinayetlerin ne kadarında bir aradaydık ? Ahmet Taner Kışlalı öldü bir araya geldik, Uğur Mumcu öldü bir araya geldik, süper, gerçekten gurur duyulacak toplumsal hareketler gerçekleştirdik bu katliamların ardından. Ama kaçımız yıllardır Galatasaray Meydanı'nda toplanan Cumartesi Anneleri'nin feryadını işittik, onların yanında olduk ? Uğur Mumcu'nun, Ahmet Taner Kışlalı'nın ardından gösterdiğimiz toplumsal tepki ne kadar gurur duyulacak seviyede ise Cumartesi Anneleri'nin isyanına toplumsal tepki vermemek de o derece utanılacak bir hareket değil midir ? Belki de Ankara'da İstanbul'da yaşanan bu aşağılık cinayetlerin bir gün bir noktada bizim de başımıza gelebileceğinden endişe ettik. Ama asla Doğu'da Güneydoğu'da yıllardır yaşanan insanlık dışı hareketlere kulak vermedik. Biz depremde bile coğrafya olarak bu ülkenin insanlarını ayırdık !
28 Aralık 2011 gecesi Roboski'de 35 tane Kürt insan, kendilerini yıllardır bu kadere mahkum eden ve vatandaşı oldukları devletin silahlı kuvvetlerince katledildi. Bu insanların arasında çocuk da vardı, genç de, yaşlı da. Peki bu olaya kaçımız gezide hayatını kaybeden masum insanların ölümüne gösterdiğimiz tepkiyi gösterdik ? Algımızda ilk oluşan ''Orada ne işleri varmış ?'' sorusu olmadı mı ? ''İnsan öldü'' dediler, ''F-16 ile bombalanarak, çoluk çocuk 35 insan öldü, ne önemi var nerede olduklarının !'' diye haykırdı bir kesim grup, ''orada ne işi varmış ?'' diye sorduk tekrar. Belki de Kürt olmalarıydı ısrarla bu sorunun sorulması, belki de katlimanın Şırnak'ta gerçekleşip ucunun asla bize dokunmayacak olması yanılgısıydı !
Ama işte bu tarz olaylarda gösteremediğimiz toplumsal ve insani bilinçsizliğin olumsuz sonuçları artık bize de dokunuyor, hatta dokunmayı geçip batmaya başlıyor. Bu sebeple daha büyük bir kesim Berkin için ''Çocuk öldü lan, 14 yaşındaki çocuk'' diye haykırırken bir diğer kesim de ''Orada ne işi varmış ?'' diyor. Ama roboski ile gezi arasındaki fark; bu sefer sorgulayan kesim büyük çoğunluğu oluştururken olayları meşrulaştırmaya çalışan kesim azınlık olarak kalıyor.
Eğer ki artık zamanında Cumartesi Anneleri'nin feryadına, Roboski'de katledilenlerin acılarına neden ortak olmadığımızı sorguluyorsak bir şeylerin değişmeye başladığının sevincini yaşayabiliriz. Aksi takdirde bu ülke ne yazık ki daha çok Berkin'ler daha çok Ali İsmail'ler gibi gencecik çocuklarını yoktan yere toprağa gönderir.
27 Mayıs 2013 Pazartesi
Kaybolan Değerlerimiz 4: Teletext
13 Şubat 2013 Çarşamba
Sivri Ada ya da Hayırsız Ada
Sırtını denize çevirmiş bir millet olarak, Dünya üzerinde içinden denizin geçtiği tek şehir olan İstanbul'da yer alan, yalnızca güneşli haftasonları mangal yapmak için kullandığımız Prens Adaları'nın en küçük ikinci üyesidir Sivri, halk arasında bilinen diğer adı ile Hayırsız Ada.
Üzerinde 10. yy dan kalma bir manastırın kalıntıları da bulunan Sivri Ada aslında hayırsız olduğu kadar talihsizdir de. Haydarpaşa Mendireği yapılırken ihtiyaç duyulan taş ihtiyacı Sivri Ada'dan temin edilmiştir. Dolayısı ile önceleri daha da sivri olan ada zamanla yontulara sivrilik özelliğini de kısmen yitirmiştir. Aynı zamanda üzerinde yer alan manastırın kalıntılarının büyük bir kısmı da şu anda Haydarpaşa Mendireği'ni süslemektedir!
Üzerinde hiçbir yerleşim izi bulunmayan ada Bizans döneminde sürgün yeri olarak kullanılmış, zaman zaman da inzivaya çekilmek isteyen din adamlarına ev sahipliği yapmıştır.
Ancak adanın tanık olduğu sürgünlerden belki de en korkuncu 1910'da Osmanlı döneminde gerçekleşmiştir.
Dünya üzerindeki büyük şehirlerin büyük olarak nitelendirilmeleri nüfus veya kapladığı alandan ziyade kendilerine has dokuları ile gerçekleşmektedir. İstanbul'un da tarih boyunca kendi has dokularının içerisinde en belirgin olanlarından bir tanesi diğer Dünya ülkelerinde görmenin mümkün olmadığı hayvanlara ev sahipliği yapan sokaklarıdır.
Ancak Osmanlı döneminde Avrupalılaşma merakı içerisinde yapılan yanlış uygulamalardan birisi de İstanbul'u bu sokak hayvanlarından kurtarma çabasıdır.
İlk defa 19. yy ın ilk çeyreğinde 2. Mahmut tarafından gerçekleştirilmeye çalışılan İstanbul'u sokak köpeklerinden kurtarma girişimi yaklaşık 30.000 sokak köpeğinin toplanarak, susuz ve kurak olan Sivri Ada'ya terk edilmesi ile gerçekleştirilmiştir. Bu operasyon İstanbul'luların büyük tepkisini çekmiş ve insanlardan yüksek sesle "hayvanlara yapılan bu eziyetin uğursuzluk getireceği" söylemleri yükselmiştir. Bu tepkilerin ardından sağ kalan köpekler tekrar adadan toplanarak İstanbul sokaklarına geri bırakılmıştır. Ancak köpeklere yapılan bu sürgün girişiminin ardından ilk uğursuzluk hemen peşi sıra Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa'nın ordusunun Kütahya'ya kadar ilerlemesi ile gelmiştir.
İstanbul'u köpeklerden kurtarma düşüncesinin ikincisi ve en korkuncu ise takvimler 1910'u gösterdiğinde İttihat ve Terraki dönemi İstanbul'u Şehreminisi Suphi Bey tarafından gerçekleştirilecektir.
![]() |
| Dönemin İtalyan Gazetelerinde Çıkan Bir Haber |
Bu sefer sokakları köpeklerden tamamen temizlemek isteyen Suphi Bey yaklaşık 80.000 sokak köpeğini toplayarak Sivri Ada'ya göndermek ister, ancak İstanbul'lular bu olaya yine tepkilidir. Dolayısı ile bu köpekleri sokaklardan toplayacak insan bulmakta zorlanıldığı için, dönemin berduşları ve serserileri köpekleri toplama işi ile görevlendirilir.
Sokaklardan toplanan onbinlerce köpek kayıklarla yazın sıcaktan kavrulan, içme suyunu bırakın gölgelik alan bile zor bulunan Sivri Ada'da kaderlerine terk edilir. Geçen günlerin ardından köpeklerin durumu o kadar vahimleşirki açlıktan birbirlerini öldürerek ya da bir umut yüzme çabası içerisinde boğularak bir bir telef olurlar. Hatta bu dönem içerisinde köpeklerin feryatlarının İstanbul'dan duyulduğu söylenmektedir.
Halk tarafından hayvanlara yapılan bu eziyetin uğursuzluk getireceği inancı, ikinci defa gerçekleşen hayvan sürgünü sonrasında yaşanan büyük İstanbul Depremi ve Balkan Savaşları hezimeti ile ilişkilendirilir.
Tarihi boyunca ev sahipliği yaptığı bu iki büyük hayvan sürgününün ardından Sivri Ada, halk arasında Hayırsız Ada olarak anılmaya başlanmıştır.
23 Kasım 2012 Cuma
En Zengin Afrikalılar: Kara Kıtanın Beyaz Zenginleri
"Afrika" denildiğinde Afrika'da yaşayan insanlar haricinden Dünyanın geri kalanının aklına gelen ilk kelimeler yoksulluk ve sefalet olur sanırım. Belki de bu, Afrika ile ilgili dünya gündemine taşınan haberlerin büyük kısmının açlık içinde yaşayan siyah insanların görüntülerinden oluşması ile ortaya çıkan bir izdüşümdür. Hatta öyleki bu düşünce, Afrika'da yaşayan herkesin fakir herkesin aç sanılması gibi bir yanılgı da ortaya çıkartabilmektedir.
Ama bunun tamamen yanlış bir düşünce olduğu, Afrika'da herkesin aç olmadığı gibi bir gerçek var.
| En Zengin 9 Afrikalı |
14 Kasım 2012 Çarşamba
Bir Futbolcudan Fazlası: Robbie Fowler
Sanat, bilim, iş dünyası ve spor dünyasında bulunup sadece bulunduğu alanda adından söz ettiren büyük çoğunluktaki insanların yanı sıra bu alanlarında herhangi birisinde yer alarak adını dünyaya asıl faaliyet alanının yanı sıra diğer sıradışı ve takdir edilesi hareketleri ile de duyuran küçük bir topluluk da vardır.
Sağlam bir West Ham United taraftarı olarak bu saygı değer insanların içerinde bir Liverpool efsanesi olan Robbie Fowler'ı da görmekteyim.
Yukarıdaki görselde Fowler'ın kısaca özgeçmişi ve futbol hayatındaki başarıları gösterilmekte. Ama benim Fowler ile ilgili asıl bahsetmek istediklerim futbolculuğu ile ilgili başarıları değil, futbol hayatı boyunca gösterdiği insanlığı ile ilgili hareketleri.











