3 Ağustos 2012 Cuma

2020 İstanbul Olimpiyatları

1896 yılında Atina'da ilk defa organize edilmesinin ardından belki de Dünya'nın en prestijli organizasyonu Yaz Olimpiyatları olmuştur.

Dünya kupası, Akademi ödülleri vs gibi başka çok büyük organizasyonlar gerçekleştiriliyor olsa dahi, bunlar genellikle katılım ve takip açısından belli başlı ülkelerin hegomonyası altında olduğundan ve başarı kriterinin yayılmayıp tek bir sonuç altında toplanmış olması sebebi ile pek adilane yarışın sergilenmediği başarı mücadeleleri olmuştur. Fakat olimpiyatlar ise antik kültürün etkisi ile gelişen bir süreç olup, başka bir organizasyonda başarı elde etmesi mümkün olmayan, haritada yerini dahi bilmediğimiz bir ülkenin de başarıya ulaşması açısından nispeten daha adilane mücadelenin sergilendiği kategorilerin organizasyonu olma becerisini gösterebilmiştir.

Olimpiyatlar hakkındaki genel görüşüm bu bilgileri içerirken şimdi asıl bahsetmek istediğim konuya, Türkiye'nin 2020 olimpiyatlarına adaylığını koymasına geleyim.

2000 Olimpiyatlarından bu yana düzenlenen her organizasyona ısrarla aday olan bir ülkeyiz. AB adaylığı gibi uluslararası platformlarda adaylığımızı ısrarla sürdürmek açısından süper bir başarıya sahip olsak dahi, bu adaylığı gerçeğe dönüştürmekte ise bir o kadar süper başarısızız.

Bu Zamana Kadar Olimpiyatlara Ev Sahipliği Yapan Ülkeler


Şimdi sırayla adaylığı kaybettiğimiz ülkelere bakalım; 2000- Sidney, 2004- Atina, 2008- Çin, 2012- Londra (Aday olmadık) ve 2016- Rio de Janerio. Objektif düşündüğümüzde rakiplerimizin hepsi bizden olimpik anlamda kat kat daha üstün ülke ve kültürler.

Oturdum üşenmedim, ilk madalyayı kazandığımız 1936 Berlin Olimpiyatları'ndan bu yana hangi kategorilerde hangi madalyaları kazandığımızı çıkarttım.

Copy Paste değil, alın teri.
Görüyoruz ki 39 adet olimpiyat kategorisinden sadece 6 tanesinde madalya elde edebilmişiz. Bu kazandığımız madalyaların ise %71 i Güreş kategorisinden kazanılan madalyalar.

Başbakan tarafından 2020 adaylığımız "Bugün ülkemiz ve insanımız için son derece önemli gördüğümüz 2020 Olimpiyat Oyunları adaylığımızı buradan bütün dünyaya ilan etmek üzere bir araya geldik. Heyecanlıyız, çünkü bu defa hedefe ulaşacağımıza samimiyetle inanıyoruz. Türkiye özünde bir olimpiyat ülkesidir. Meşale bu ülkeye çok yakışacaktır." demeci ile açıklanmıştı.

Şimdi birazcık samimi bir dille yorumda bulunmak istiyorum. Ahh be güzelim sen bu ülkeyi ne sanıyorsun Allah aşkına ? Neredeyse güreşten başka hiç bir kategoride yokuz olimpiyatlarda, zaten son yıllarda güreşçi bile yetiştiremiyoruz! sen ne yiyorsun ne içiyorsun o oksijeni bedeninde nasıl bir reaksiyona sokuyorsun da Türkiye'yi Olimpiyat ülkesi sanabiliyorsun ? 
Heee pardon, yoksa Türkçe Olimpiyatlarını yaptın falan diye mi olimpiyat ülkesi olduk, bak bu hiç aklıma gelmemişti, alem adamsın vallahi.

Ve diyeceğim o ki bu zamana kadar olimpiyatlara ev sahipliği yapan ülkelerin hepsinin olimpik anlamda başarılı ülkeler olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda, bu kadar başarısız bir olimpiyat ülkesi olarak (2012 de henüz madalyamız yok lann!) 2020 olimpiyatlarını bize Nahhh verirler.

P.S. eğer ki alırsak da fena göt olurum :)











25 Haziran 2012 Pazartesi

Burnunu Sildikten Sonra Peçeteye Bakan İnsan Samimiyeti


Kendimce insanların samimiyetini anlamak için oluşturmuş olduğum bir takım tespitler vardır, bunlardan en önemlisi de "Burnunu sildikten sonra peçeteye bakan insan samimiyetidir"

Burun silme hareketi kanaatimce kişinin karakteri açısından bir çok ipucunu içerisinde barındırmaktadır. Mesela şakır şakır burnu akarken peçeteyi iki elinin parmakları ile tutup minik, narin ve oval hareketler ile burnunun etrafında gezdiren bir insan asla bana samimi gelmez. Çünkü o an seni aşırı derecede rahatsız eden bir durum söz konusudur ve bu rahatsızlık veren durumdan ivedi şekilde kurtulman gerekir. Seni mutluluğa ve huzura ulaştıracak bu hareket ise ancak ve ancak cesurca "Hrankk" sesi eşliğinde yapacağın burun tahliye manevrasıdır. Bunun dışında yapılan kibar burun silme hareketi sadece huzursuzluğuna huzursuzluk katacaktır.

Aynı zamanda burun silme alışkanlığı yetişmiş olduğunuz kültürü de yansıtır. Mesela bir Avrupalı korkusuzca burnunu silerken, Türk insanı belki de ergen dönemlerindeki bastırılmış duygularının esiri olması sebebi ile bu cesareti topluluk içerisinde pek gösteremez, gösterene de "Yuh", "Ohaaa amk", "Hayvan oğlu hayvan" dercesine bakışlarla kınar.

Bu özelliğimizle birlikte burnumuzu sildikten sonra hep yapmak istediğimiz ama yine üzerimizdeki mahalle baskısı sebebi ile yapamadığımız, burun silme operasyonunun ardından "Bakalım peçeteden ne çıkacak" merakı vardır. Kendi varlığımız ile baş başa iken gerçekleştirdiğimiz bu merak dolu bakışlar, topluluk içerisinde ortadan kalkmaktadır.

Burnunu gönlünce silen insan samimidir, candır.




23 Haziran 2012 Cumartesi

Prison Break


Daha önce yazmış olduğum bir takım başlıklarda da serzenişte bulunduğum üzere, "başladığım bazı işleri yarım bırakmak" en kötü özelliklerimden birisidir. Artık bu kötü huyumdan yavaş yavaş vazgeçiyorum sanırım, hatta zamanında yarım bıraktığım işlerin bazılarını da tamamlamaya çalışıyorum. Prison Break'de bunlardan birisi.

Yabancı dizi kültürümün oluşmaya başladığı yılların başında Prison Break hayatıma öyle bir girmişti ki ruyalarımda cezaevinden falan kaçmaya çalışırdım. Özellikle ilk sezonda 43 dakikalık bölüm boyunca çok kez şaşkınlık ifadesi olarak Has*iktir, Yuhh amk, vs gibi kişisel olarak şaşkınlığımı ve beğenimi en çok belirten kelime gruplarını sık sık kullanırdım. Böyle delicesine izlediğim diziyi 3. sezonunun ardından sebebini bilmediğim belki de "yarım bırakma" hastalığım nedeni ile izlememeye başladım.

Aradan geçen yılların ardından (2012-2008= 4 yıl geçmiş :) ) beni dürten ilahi bir kuvvet ile bıraktığım yerden diziyi bitirme kararı aldım, işte benim için asıl yıkımda burada gerçekleşti.

Genelde insanların dizilerin bölümleri veya seri filmler arasında yapmış oldukları "ilk sezon iyiydi de sonradan çok bozdu" yorumu tarafımca pek yapılmaz. Ama Prison Break'in ilk 3 sezonunu izlerken sarfettiğim şaşkınlık ve hayranlık karışımı ifademi belirten sin kaflı sözler 4. sezonda pek söz konusu olmadı. Hele ki "The Final Break" de çok daha farklı bir kurgu beklemekteydim.

Belki de bunun sebebi seninle aramıza giren yıllardır Prison Break ? Acaba arasına zaman soktuğumuz her şeyin sonu böyle hüsran ve hayal kırıklığı ile mi biter ki ? Öyle değildir değil mi ? olmasın yani !

Yine de bana yaşattığın heyecan ve tutku dolu 43 er dakikalık 81 seans için çok teşekkür ederim Prison Break.

Kib byeeeeee

22 Mayıs 2012 Salı

The Dictator


Blogumda konsept değişikliğine gitme kararı aldığımda, her hafta düzenli olarak sinemaya ayırdığım pazar günlerinin ardından izlemiş olduğum filmler hakkındaki kıymetli! görüşlerimi de yazma fikri vardı aklımda. 25.Kare etiketi altında başlamış olduğum bu süreç pazar günleri gerçekleştirdiğim sinema faaliyetlerinin sekteye uğramasının ardından, hayatımın her döneminde başlayıp yarıda bıraktığım action lar kervanına dahil olmak üzere iken bu haftadan itibaren küllerinden doğacak, evettt bunu yapacağım.

İlk başta söylemeliyim ki komik ve eğlenceli olması temennisi ile vizyondaki diğer filmlere dahi bakmadan karar verdiğim The Dictator, filmdeki esprilere beni "Türk Espirisi" gibiymişcesine güldürerek beklentilerimi kesinlikle karşıladı. Filmden beklentim "Komiklik" olduğu için konuları işleme, dikta yönetimi hakkında yansıttıklarına falan hiç girmeyeceğim.

Daha önce Borat'da ki absürt komedisi ile izleyip yine aynı şekilde güldüğüm Sacha Baron Cohen'e buradan beni yine yanıltmadığı için sonsuz teşekkürlerimi sunarım. Londra doğumlu muhtemelen de bir göçmen ailenin çocuğu olması sebebi ile Arap aksanlı İngilizcesi dahi bana yeteri keyfi vermek konusunda geçerli puanı aldı.

Filmi, yerli yapım bir film ile konunun işlenişi açısından denkleştirmem gerekirse bu film hiç düşünmeden "Recep İvedik" (Bu arada Recep İvedik'e de çok gülen bir insanım, tamam tamam sustum!)olur. Ama gel gelelim The Dictator bize düşük bütçe ile çekilen bir komedi filminde de kaliteli oyunculuk olabileceğini göstermiştir. Bknz: Ben Kingsley, Sayed Badreya


Veee çok küçük bir sahne de olsa Megan Fox'u filmde görmek şahsıma ayrı bir mutluluk yaşatmıştır.

Tavsiye eder, izleyin derim

8/10

15 Mayıs 2012 Salı

Şampiyonsun Cim Bom Bom


Şampiyonluk yakın, meşaleyi yakın demiştik! Ve o Istanbul’u yakmaya değer şampiyonluğumuza sonunda ulaştık.

Şike skandalları ile başlayıp büyük bir kaos ile geçeceği belli olan 2011-2012 sezonunda, geçmiş sezondan neredeyse hiç oyuncusu kalmayan; yönetimi değişmiş, teknik heyeti değişmiş, iddianamelerde adı geçmemesine rağmen bu kirli oyunların içerisine çekilmeye çalışan, sezon başında kime destek olmak için çıkarıldığı belli olan saçma sapan bir play off sistemine rağmen; söke söke, hakkı ile şampiyon olan Galatasaray’ın şampiyonluğuna kimsenin en ufak bir laf etme hakkı yoktur, olamaz !

Gelelim Fenerbahçe’ye. Günahım kadar sevmediğim Avrupa’da dahi desteklemeyip, Galatasaray’ı da Avrupa’da dahi desteklemelerini istemediğim bu klübün 2011-2012 sezonu sonucunu objektif değerlendirirsem, kesinlikle “başarılı” olarak nitelendiririm. Şike ile çalkalandıkları bu dönemde futbolcular ile teknik ekip olabilecek en güzel uyumu sergileyip normal sezonu 9 puan gerimizde bitirip play off larda daha başarılı bir ivme ile ligi normal sezondan farklı olmayarak 2. Bitirdiler, alabilecekleri en güzel sonucu aldılar.

Ancaaaak bu zor dönemlerinde göstermiş oldukları performansı çok güzel pazarlama aracı olarak kullanıp “Bakın! Şike yapsak ligdeki durumumuz böyle mi olurdu” şeklinde yansıttılar. Bütün telefon kayıtları, buluşmalar alalade ortada iken asıl tebrik edilmesi gereken konu da işte buradaki pazarlama başarılarıdır!

Hee bir de kendilerini cumhuriyetin yılmaz savunucuları olarak gösterip, diğer klüpler ile cemaat ilişkisi kurma çabaları yok mu ? işte bu da sıçtık bari sıvayalım kısmı!

2. Terim döneminin başarısız olarak bitmesinin ardından içimden hep “Bir gün güneşli günlere yine imparator ile çıkacağız” diye geçiriyordum. Her komutan savaş kaybeder. Fatih Hoca’da 2. Döneminde kaybettiği savaştaki hatalarını en objektif şekilde değerlendirip ordusunun başına geri dönerek giriştiği ilk meydan muharebesinden zafer ile çıkmayı bilmiştir. Bu daha başlangıç…

Şimdi sırada Avrupa var! Şimdi onlar düşünsün…

P.S. Şu anda kişisel olarak beni en çok tatmin edecek şey Mehmet Topuz’a “Goyduk mu ?” demek olurdu.


27 Nisan 2012 Cuma

Pitbull Öldüren Liseli Reyiz



Hani haberin tanımı yapılırken kullanılan "Köpek insanı ısırırsa değil, insan köpeği ısırırsa haber olur" klişesi var ya, işte onun upgraded hali burada mevcut. Isırmak ne kelime eleman köpeği boğarak öldürmüş hem de çenesi 3 ton basan!!! bir pitbullu.

Severiz biz düşünmeden, olayları ilk algıladığımız hali ile kabul etmeyi. Mesela ajanslarda yer alan bu haberde olayın baş aktörü liseli tombik reyiz bir kaç günlüğüne Türkiye'de kahraman olacak, mahalledeki ve okuldaki namı ise uzun süre devam edecektir. Maktul durumundaki pitbull ise genel olarak pitbullara duyulan nefretin simgesi olup "ohh canıma da deysin ne de güzel olmuş" düşünceleri ile anılacak.

Şimdi şunu da söyleyeyim düşünme zahmetine girmeden algılamak isteyen bireylere;
Lan dingil! ben çocuğa iyi mi olmuş diyorum heee ? tabi ki tombik reyize de üzüldük keşke olmasaydı olay, ama sen bu sevimli çocuğu bu sebeple kahraman yaparsan nelerin önünü açıyorsun, farkında mısın ?

Ben olaya biraz daha farklı bir açıdan baktım. Bilindiği üzere ülkemiz tropik bir coğrafyada yer almıyor, yani henüz bahar aylarını yaşadığımız Nisan ayında marmara denizine girmek pek akıllıca bir davranış değildir, götünüz donar. Bu lisesi piç (piç kesinlikle aşağılama anlamında değil tamamen sevgi belirten bir sebeple kullanılmıştır.bknz inci stayla) ve çetesi Kartal'dan denize giriyorlar, demek ki bu arkadaşlar lisenin zıpırları (vakti zamanında bu zaman dilimlerinde biz de girerdik denize, ben de sizdenim yani dostum). Şimdi bunlar denize girerken reyizin annesinin yeğeni pitbullu ile geliyor. (Bu arada pitbullda acayip güzel bir rednose) benim buradan tahminim reyiz o köpeği daha önceden biliyor ve oynamışlıkları da vardır gibime geliyor. Her neyse köpek sebebini tam olarak bilmediğimiz sebeple elemana saldırıyor çocukta köpeğin infazını gerçekleştiriyor.

Takıldığım nokta "Nasıl olurda böyle barbarca bir canlının canına kıyılır" falan asla değil, zira aynı durumda ben de kalsam ben de reyizin verdiği tepkiyi verirdim. Ama olay sonradan çıkan haberlerde şöyle yansıtıldı. “Sudan çıktığında yüzünün halini gören küçük Yunus tekrar suya girip pitbull’u boğdu” bir diğer versiyonda ise çocuğun beyanatı “Suda uzun süre nefesimi tutabildiğim için köpekle beraber aşağıda uzun süre kalarak köpek oldükten sonra yukarı çıktım” gibilerinden bir şeydi. Yuhh be kardeşim Chuck Norris misin nesin ? Üzücü ve bir daha yaşanmasını asla istemediğimiz bir olaya bakmamız gereken en gereksiz yerden bakıp asla çözüm olmayacak fikirler üreterek bu kötü olayı yaşayan minik reyizin psikolojisine destek olamayacağımız gibi adamı saçma sapan bir sebepten neredeyse “Toplumun nefret ettiği pitbullar ile korkusuzca savaşan Halk Kahramanı” ilan ettik.

Aynı zaman lise çağındaki çocukların cebinde çakılar ile dolaştığı, uyuşturucunun ilköğretim seviyesine düştüğü ülkemizde pitbull gibi mükemmel hayvanlar böyle bilinçsiz insanların elinde katil olmaya maalesef mahkum oluyorlar.

İşte size birkaç ibretlik pitbull fotoğrafı, ne kadar da vahşiler öyle değil mi ?






Ayrıca bu güzelim hayvanlar sadece son yıllarda değil, 1800 lerden bu yana insanlar ile dostane ilişkilere sahiptir.

Aha da bir kaç ibretlik paylaşım size.









13 Nisan 2012 Cuma

Drive



"En iyisimi ben bu akşam bir film izleyeyim" kafası ile hareket ettiğim günlerde ön çalışma yapılmamasından mıdır yoksa beyin olarak konuyu hazırlıklı olunmamasından mıdır bilemedim, genellikle seçmiş olduğum filmler beni hep hayal kırıklığına uğratır.

Dün akşamda aynı mental düşünce ile film izlemek istediğimde hayal kırıklığına uğramamak için genel olarak düşüncelerine önem verdiğim hele ki sinema konusunda bilgisine ve zevklerine inandığım bir arkadaşımın tavsiyesine uyup (isim vermiyorum ki şimarmasın :) ) başarısız tercihlerimin kurbanı olmayayım da adam akıllı bir film izleyeyim diye Drive isimli eseri tercih ettim, etmez olaydım!

2011'de iddalı olan bir yapıt, arabalar, şiddet, karapara vs vs. Yani filme ilk bakış attığınızda heyecan ve aksiyon adına sağlam bir alt yapı gözünüze çarpıyor. Ama gel gelelim filmi izlemeye başladığınızda bu kadar aksiyon malzemesini nasıl bu kadar kötü kullanırsın ? sorusuna yönetmene Fucking! ile başlayan bir cümle ile sorma isteğiniz uyanıyor. Tamam hep de havada uçuşan mermiler patlayan arabalar olmasın ama birazcık da serpiştirsen araya ne güzel olur.

Hadi aksiyon malzemelerini kullanmadın konuun mu çok etkileyici ? Asla! Sıradan sayılabilecek bir konu. Peki filmin sonunda mı göt etcen milleti ? Yooo sonu da gayet rutin. Eeee niye çektin o zaman bu filmi ? (Çok Yılmaz Özdil stayla oldu bu paragraf, Allah'ım neler oluyor bana!)

Bir de film cast açısından da çok başarılı gelmedi bana. Belki bu benim cehaletimden de kaynaklanıyor olabilir ama yönetmen ve oyuncuları şahsen tanımıyordum. Genel olarak da sanırım TV yapımlarında yer alan arkadaşlar kendileri. Diziciden sinemacı olmaz önermemin de doğruluğunu kendi adıma bir nebze olsun kanıtlamış oldum böylece.

Bir de dip not vereyim filmin geçtiği Los Angeles şehrinde pek bir fikri olmayan yönetmen Nicolas Winding Refn şehri tanıyabilmek için filmden önce esas oğlan Ryan Gosling ile baya bir zaman Los Angeles sokaklarında sürtmüş. Çok kayda değer bir bilgi sayılmaz belki ama ne bileyim işte söylemek istedim.

5,5/10 (Bu arada IMDB'de 8 almış)