20 Mayıs 2015 Çarşamba

Evlendikten Sonra Özgüven Patlaması Yaşayan Kadınlar, Kadınlarımız.

Evlilik müessesesi çok garip bir müessese, hatta öyle garip bir müessese ki ondan daha garip bir müessese bulunmamaktadır bence dünya üzerinde. Bu arada çok tekrar edilince müessese kelimesinin kendiliğinden bir garipliği olduğunu fark ettim.

Bir zamanlar yanlış anlaşılmaktan son derece korkan birisi olmam sebebiyle (şu anda yanlış anlaşılmak umurumda dahi değil) sanırım bilinçaltımda açıklama yapma gereği kazınmış, bundan sebep küçük bir açıklama yapayım. Başlık sebebi ile sakın evliliği küçümsediğim, aşağıladığım falan sanılmasın. Zira karşına hayatının sonuna kadar beraber mutlu yaşayabileceğini düşündüğün bir karşı cins (burada karşı cins dedim diye şimdi siz beni homofobik falan da sanarsınız, homofobik değilim ama  bu eşcinsel ilişkiyi normalleştirdiğim anlamına da gelmez) çıkması ve ilişkinin devam eden sürecinde de bu düşüncenin pekişmesi durumunda evlenmek gayet normal ve hatta güzel de bir şey. Heee sonra işler planladığın gibi gitmez durumlar falan değişir o zaman da ayrılırsın, bu kadar basit.

Evlilik ve eşcinsel ilişkilere dair özetle bakış açımı açıklamanın içimi doldurduğu huzur ile artık asıl konuma dönebilirim.

Evlenme durumu psikolojik ve sosyolojik açıdan kendi içerisinde acayip anlamlara sahip. Mesela üreme ve neslini devam ettirme içgüdüsünü toplumsal kurallar çerçevesinde gerçekleştirmenin ilk basamağı evlenmek, hatta ve hatta cinselliği doyasıya yaşamanın bile kültürel sınırlar dahilinde gerekçesi evlilik. Bu tarz sebepler neticesiyle batılı kültürlerdeki ailelerde sınırlı olmak ile birlikte doğu kültüründeki ailelerde (batı – doğu ayırımı Türkiye için değil, dünya için yapılmıştır) evlatlarının mürüvvetini görmek çok acayip önemli bir durum, buraya kadar binyıllardır gelen doğu kültürünü düşündüğümüzde normal, kızmıyorum. Ama bu evlatlarının evlenmesini görmek arzu ve isteği bazen öyle bir saplantı haline geliyor ki, (özellikle 30 lu yaşların başlangıcı ile beraber) psikolojik bir savaşa dönüşüyor. Burada kızıyorum ama bak işte.

Her neyse konumuz ailelerin evlilik durumundaki pozisyonu değil, ben asıl konuma döneyim, evlendikten sonra özgüven patlaması yaşayan kadınlarımıza yani.

Hani insanın karakterinin % ciddi bir oranı 4 yaşına kadar oluşuyormuş ya, doğru bu valla. Mesela sen küçük kız çocuğunu ablasının, büyük kuzeninin hatta ve hatta saçma sapan bir komşusunun düğününe bile o masumlukta zirve yaptığı yaşta çirkin mi çirkin bir gelinlik giydirip götürüyorsun ya annesi, işte o anda istemeden de olsa evladının ağzına ilk sıçışı gerçekleştiriyorsun. Artık o küçük kız çocuğu büyüdüğünde entelektüellikte tavan yapmış bile olsa megali ideası evlenmek olacak bir insan yavrusuna dönüşüyor, zehirledin ufacık sabiyi. Yine çok çok çok çok küçük bir azınlığı tenzih ederek söylüyorum ki 30 lu yaşlarda bu dürtünün kişinin zihnini ele geçirmesi sebebiyle acayip bir insana evrilme süreci de başlıyor.

Ben yine asıl bahsetmek istediğimden uzaklaştım, konuma döneyim (dönemedi)

Şehir hayatında yer alan, 20li yaşların sonu 30lu yaşların başındaki beyaz yakalı kadınlarımızda evlendikten sonra bir böyle acayipleşmeler, böyle sanki küçük dağları yaratmışçasına özgüven patlaması gözükmekte. Lan n’oldu sana da bi anda garip bi yaratığa dönüştün ? vermek istediğin mesaj ne ? Senden önce evlenen arkadaşlarına “Bakıınnn ben de evlendim” mesajı mı vermeye çabalıyorsun ? Ya da aynı jenerasyondaki evlenmemiş arkadaşlarına “hahaha nasıl da hemen evlendim ama sizden önce” virali mi yapıyorsun ? Evlenmeden önceki düğün sürecinin insanlara gereksiz şekilde lanse edilmesi, evlendikten sonra özellikle balayının milletin gözüne sokulması, balayı dönüşü sosyal medya destekli #musmutlu tablosu çizilmesi ! Manyak mısın kızım sen ? Resmi olarak birisiyle seks yapıyor olman beynindeki mutluk uyarıcı bölümü nasıl olurda bu kadar abartılı şekilde tetikler. Tamam, küçüklükten bilinçaltına işlemiş bir “evlenmeliyim” dürtüsünü başarman ile sevinmeni anlarız ama eşeğin .mına da su kaçırma, insan ol azıcık !


Haksız mıyım ya arkadaşlar ?

5 Mayıs 2015 Salı

Sevgilisi Tarafından Çalıştığı Ofise Çiçek Gönderilen Dişi İnsan

Başlamadan uyarayım, içerik dahilinde bir takım genellemeler mevcuttur. Her genellemenin ardından istisnaları dile getirip “siz hariç” demekle uğraşmak istemediğim içten bu şekilde girizgahımı yapayım dedim, istisnalar üstüne alınmasın, ya da alınsın çok da umurumda değil.

Pırlanta, altın, mücevherat gibi mana olarak hiçbir anlam ifade etmeyen ama insanoğlunun sapkınlığı yüzünden neye göre değer biçildiği bile belli olmayan bu süper pahalı materyallerin kadınları etkileme gücünü bir kenara bırakırsak, ikinci sırada çiçekler gelir herhâlde.

Çiçek ile mücevheratı kıyasladığımızda çiçek daha insanı boyutta bir hediye olarak kalıyor. Doğanın sana sunduğu bir şey; Canlı ! Doğuyor, büyüyor ve ölüyor. Sen emek verirsen daha güzel oluyor, emek vermediğinde yok olup gidiyor…

Bir an için yazıya böyle güzel güzel başlayıp devam edeyim dedim ama beceremedim, ben asıl bahsetmek istediğim konuya hemen giriş yapayım.

Şimdi bu ofis çalışanı diye tabir ettiğimiz, beyaz görünümlü mavi yakalılar korkunç bir psikolojik çerçeveye sahipler. Hayalleri, hayattan beklentileri, değer yargıları falan bombok afedersiniz. Bu sebeple üzüldükleri, sevindikleri, mutlu oldukları şeyler de çok acayip.

Mesela bu ofis çalışanı kızlarımızı hayatta en mutlu eden şeylerden birisi ilişki içerisinde bulunduğu; sevgilisi, nişanlısı (bu unvan da dünyanın en içi boş unvanıdır, nişanlı ne demek lan ! cinsel hayatınıza resmiyet kazandırmak için uydurduğunuz bir unvan. Konu hakkındaki gerekçeli açıklamamı farklı bir başlıkta yaparım) ya da kocası (muhtemelen pratikte “kociş” diye hitap eder) tarafından çalıştığı ofise gönderilen çiçektir.

Bu ofise gönderilen çiçekler sevgililer günü, doğum günü, evlilik yıldönümü gibi önceden belli günlerde zaten hatun kişimiz tarafından beklenilmektedir. Çünki bilir ki kendisi gibi ofisindeki diğer hemcinslerine de bu çiçek gelecektir. Oldu ki kahramanımıza çiçek gelmedi, kendisine çiçek gelen diğer hemcinslerine “yok canım ya biz sevmiyoruz öyle şeyleri” diye açıklama yapar ancak o erkek boku yedi ! “Sen bana niye çiçek göndermedin lan amk ayısı” demez (keşke böyle net olsa) aylar sürecek trip atmalı sancılı sürecin fitilini ateşler

Gelelim kendisine çiçek gelen hatun kişimize. Şimdi bu çiçeği getiren çiçekçi arkadaş tabi öyle elini kolunu sallayarak çıkamıyor ablanın bulunduğu kata, önce bir güvenlik önlemi ile karşılaşıyor. Güvenlik, ablamızı arayıp “Müjgan hanım size bir çiçek geldi” diye ilk müjdeyi veriyor, işte bundan sonrası çok önemli, eğer abla yüksek bir ses tonuyla “aaa çiçek mi geldi ?” derse işte bu ofisteki diğer hemcinslerine olayın ilk delegasyonudur, alt mesaj “ha ha haaa bakın pislikler bana (duruma göre kociş ya da aşkito) çiçek gönderdi” dir. Ulan amk kezbanı dürüm söylediğinde güvenlik seni aradığında “aaaa dürüm mü geldi ?” diyor musun ? niye bu kadar basit bir olayı kişisel mücadele haline getirme çabası içerisindesin.

Neyse gelelim sürecin devamına. Çiçeğin kata gelmesi ile birlikte çalışma arkadaşları hatun kişilerin davranışları iki farklı şekilde gelişir yüksek oranda. Birinci; kahramanımızın Müjgan’ın mevcut ilişkisinden haber olmayan çalışma arkadaşlarından “Aaaa Müjgan ! Kimden geldi o çiçek öyle” diye ilk saldırıyı gerçekleştiren ofisin kaşarlanmış ablasının tepkisidir. Yani demek istiyor ki “vay vay vayyy, kızım senin madem ilişkin var da niye hiç belli etmedin lan bu zamana kadar, neyin peşindesin hıııı!?” dır.

İkinci tepki ise mevcut ilişkisi Müjgan tarafından gerek instagrama koyduğu fotoğraflarla olsun, gerek parmağında milletin gözüne sokarcasına taşıdığı yüzükle olsun, gerekse de lüzumlu lüzumsuz ilgili erkeğin muhabbetini açması ile olsun çoktan halka mal edildiği için “Ooo Müjgan’cım, Berke mi gönderdi ? ne yazıyor notta ?” şeklinde gerçekleşen Müjgan’ın da aslında duymak istediği tepkidir. Müjgan’ın aslında bu soruya “.nanın .mı yazıyor” diye cevap vermesi gerekir ki bu tepkiyi verse konu harika bir şekilde kapanacak, ama Müjgan’ın tepkisi; “ya hiç beklemiyordum valla sürpriz yapmış, şaşırttı YİNE beni” şeklinde olur ve kendisine uzun zamandır çiçek gelmeyen çalışma arkadaşları karşısında gururlandıkça gururlanır, böbürlendikçe böbürlenir, pirensesleştikçe pirensesleşir ve bu prensesliği ile onların üstüne bütün haşmeti ile çöker ! Müjgan bundan sonra içten içe diğer arkadaşları, özellikle de yaşı 30 civarında olup ilişkisi olmayan ve alt beyinin kendisine dikte ettiği EVLEN EVLEN EVLEN emirlerine kısa ve orta uzunluktaki vadede cevap veremeyeceğini kendisine itiraf etmekten aciz arkadaşları tarafından gizli bir düşmandır. Ve hepsi Müjgan’ın o Berke’den ayrılmasını dört gözle beklemekte olup, teselli vermek kamuflajı ile intikamlarını almayı dört gözle beklemektedirler.

Ah Müjgan !

21 Nisan 2015 Salı

Başlatmayın Nükleer Sevdanıza !



Dünya’da nükleer enerji çalışmaları ne zaman başladı ? Süreç nasıl ilerledi ? İlk santral nerede kuruldu ? En çok santral hangi ülkede var ? İlk nükleer santral kazası ne zaman meydana geldi ? Dünyadaki nükleer santral kazalarının kronolojik listesi ve çevreye etkileri nasıl gelişti ? Nükleer Santral’den ülkeler ne zaman vazgeçmeye başladı ? Son bilmem kaç yılda kaç adet nükleer santral kapatıldı ? Gibi onlarca daha fazla soru sorulabilir aslında nükleer santraller ile alakalı. Aslında bu soruların cevabını bulup, nükleer santralin tehlikelerini ve değmeyecek bir yatırım olduğunu doyurucu kanıtlarla da sunabilirdim ama gerek duymadım. Kahvede otururken nükleeri savunan bir dayı seviyesinde nükleeri eleştireceğim şimdi.

Hani bi laf var ya bilmem ne yapamayacağın bilmem neyin altına yatmayacaksın diye, işte Türkiye’nin Nükleer santral sevdası da tam olarak o şeyin altına yatmak oluyor. Lan oğlum sen ülke genelinde gerçekleşen elektrik kesintisinin sebebini açıklamaktan aciz bir hükümet değil misin ? Ya da ters taraftan bakalım, canın istediğinde bütün ülkenin enerjisini kesebilecek kadar gözünü karartmış ruh hastaları tarafından kontrol edilen bir yönetim şeklin yok mu ? Böyle bir dengesizlik varken hatanın sonuçlarının geri dönüşünün mümkün olmadığı bir tesisi üç katlı apartman dikermiş  gibi dikme cesareti nereden geliyor ? Kendi soruma kendim cevap vereyim; Cahil cesaretinden !

Şimdi bu nükleer santral inşa etmek ve süreci yönetmek için teknik kapasitemizin olmayışı, güvenlik önlemlerinin yetersizliği, inşaat esnasında gerçekleşecek olan rant pazarı ve yolsuzluk şenliğini de bir kenara bırakıyorum. O nükleer santral inşa edeceğiniz Sinop 35.000 nüfusa sahip ülkenin en mutlu şehri ! Mutluluğun kaynağı gözünü para hırsı bürümüş manyakların sandığı gibi gelir seviyesinin yüksek olması falan değil, insanların istedikleri gibi yaşayabilmeleri. Lan hiç sordun mu bu şehirde doğup büyüyen insanlara “Kardeşim biz nükleer santral yapacağız ama siz ne diyorsunuz ?” diye,  sormadın. Kayseri’den, Konya’dan, Çorum’dan aldığın oylarla geldiğin iktidarla nasıl benim doğup büyüdüğüm şehrin kaderini çizebilirsin ? Hayatında Sinop’u hiç görmemiş hamur kafalılar nasıl Sinop’a nükleer santral yapılmasını destekleyebilir ? (Buradan bölgesel yönetimlere bakış açımı da anlamışsınızdır)


Biz Nükleer Santral falan istemiyoruz Sinop’umuza, sizin yapacağınız yatırım adı altındaki rant oyunlarını da istemiyoruz. Mümkünse 3-5 dozer gönderin, hani o ince bi yer var ya oradan koparırsanız memnun oluruz, hep beraber siktir olur gider, kurtuluruz.

Kesilmesini talep ettiğim o ince yer burası işte

9 Mart 2015 Pazartesi

Dünya Emekçi Kadınlar Günü



Güncel ya da tarihe dair birçok konuyu tartışırken, başlaması ve devamında getirdiği keskin süreçle birlikte hayatımızın neredeyse her alanındaki fonksiyonların şekillenmesinde başrolü oynayan sanayi devrimini milat kabul etmişimdir. “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” sözünü de, en çok bu tarihsel kırılım noktasına yakıştırmışımdır.

Dünya EMEKÇİ kadınlar gününün de ortaya çıkışı işte bu sanayi devrimi yıllarına dayanıyor. 8 Mart 1857 de New York’ta daha iyi imkanlarla çalışmak isteyen 40.000 işçinin yaptığı eylem esnasında, polisin eylem yapan işçilere saldırmasının ardından çıkan yangında fabrikaya sıkışarak hayatını kaybeden 129 kadın işçinin ruhu, emekçi kadınlara dair bu günün oluşmasının temellerini atmıştır.

Şimdi genel olarak bir tartışma mevcut “Dünya Kadınlar Günü” mü ? Yoksa “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” mü ? İşin aslına bakarsanız Türkiye’de 8 Mart’ın kutlanması süreci, Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak başlamıştır. Ancak 80 ihtilalinden sonra politik olarak içi boş, eğitim olarak düşünmeyen sorgulamayan ve biat eden bireylerden oluşan bir toplum oluşturma projesinin küçük bir parçası olarak 8 Mart artık “Dünya Kadınlar Günü” olarak kutlana gelmiştir.

“Efendim, emekçi ve emekçi olamayan diye kadınları ayırmak olur mu hiç” diyen bir savunma mekanizması da mevcut. Olur efendim, emekçi ve emekçi olmayan diye her kesimi ayırabilirsiniz. Bir cinse ait olduğun için uluslararası alanda bir kutlamanın yapılması ne kadar mantıklı olur, ne kadar amaca hizmet edebilir ? O gün, ortaya çıkışındaki emek mücadelesi sebebi ile EMEKÇİ kadınların günüdür.

Ve ben toplumda yer alan herkesi emekçi ve emekçi olmayan diye ikiye ayırabilirim. Kendi iğrenç konfor alanının çizdiği sınırlar içerisinde yer alıp, algısını dış dünyaya kapatmış, burjuvazinin kapitalizmin batağına saplanmış modern şehir kadını ile “Emek” kavramının ne olduğunu yaşayarak, mücadele ederek, acı çekerek, bedeller ödeyerek öğrenmiş emekçi kadınları nasıl bir tutabilirim. 8 Mart’da meydanlara çıkıp kadınlara karşı işlenen taciz, cinayet, tecavüz, istismar gibi suçları yaşamış ya da yaşamasa bile yaşayan kadınların acısını en derinde hissederek birbirlerine destek olup, korkusuzca seslerini yükselten kadınlarla; her anlamlı olgunun içini boşaltıp kendi istediği gibi yorumlamaya çalışan, bakıldığında mücadelenin amacını oluşturan iğrençliklere zemin hazırlayan otoritenin düzenlediği şaklabanlıklarda yer alanları nasıl bir tutabilirim !

Bu sebeplerden dolayı; Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun.

18 Şubat 2015 Çarşamba

Her İktidar Öldürür !

Hangi kitaptı hatırlamıyorum ama hafızama kazınan “Az ya da çok, her iktidar öldürür” cümlesini çok net hatırlıyorum. Yazar bu cümledeki iddasını da “Bir kere gücü elinize geçirdinizmi artık tek gayeniz o gücü elinizde tutmaya çalışmak olur. Önce farklı yöntemlerle gücün devamlılığını sağlamak isteseniz dahi, gücü elinize geçirmeden ne kadar iyi bir insan olup olmadığınıza bağlı olmaksızın sonunda bu hastalık sizi gücünüzün devamlılığını sağlamak için zalim olmaya, öldürmeye iter.” Gibi cümlelerle açıklıyordu.

Stalin de, Hitler de, Mao da hiçbiri milyonlarca insanı öldürmek amacıyla iktidara gelmemiştir. Hepsinin ortak amacı kendi ideolojileri ve idealleri doğrultusunda önce bir toplum, ardından da bir dünya düzeni kurmaktı. Tabi bunun için de güç lazımdı. Gücü bir kere ellerine geçirdiklerinde de canavarlaşma potansiyelleri ortaya çıkması sonucu, tarihte meydan gelen en kanlı toplu ölümler silsileleri gerçekleşmiştir.

İktidarın öldürmesi direk kendisine bağlı kolluk güçleri ve silahlı kuvvetleriyle gerçekleşebileceği gibi yönettiği toplumun geneline yaymak gayesinde olduğu ideoloji ve yaşama şekli sebebiyle de olabilir. Hele ki bu yayılmaya çalışan zihniyet düşünmeyi, sorgulamayı istemeyen, cehaleti ve muhafazakarlığı körükleyerek güdülmesi kolay bir toplum oluşturma zihniyeti ise, toplumda halihazırda bu sığ düşünce içinde olan insanların kendilerini güçlü ve haklı hissetmeleri sebebiyle daha da acı olur !

Eğer ki senin yönettiğin ülkenin bürokratlarının, mülki amirlerinin, parlementerlerinin düşüncelerindeki kadın algısı “Kadın mıdır kız mıdır?”, “tecavüze uğrayan kürtaj yaptırmamalı”, “kadın ahlaklı olsun kürtaj yapmak zorunda kalmasın”, “anası tecavüze uğruyorsa neden çocuk ölsün, anası ölsün”, “yalnız bırakılan ya davulcuya ya zurnacıya” (ki bu laf münevver cinayetinin arkasından söylenmiştir!) gibi sayısız iğrenç beyanatı aymazca çıkıp söyleyebiliyorsa ! Senin iktidarında kadına şiddet hiç olmadığı kadar artmışsa ! Senin iktidarında sapık, tacizci, tecavüzcü alınabilecek minimum cezaları alıyorsa ! Kusura bakma canım kardeşim ama Özgecan’ın ölümünden birinci derecede sen sorumlusun !

Yine sen devlet eliyle kolluk kuvvetlerini kanun, yasa gözetmeksizin kendi şahsi fedailerinmiş gibi kullanırsan, bu da yetmez senin gibi sığ düşüncelere boğulmuş fedai kültürünün temsilcisi cahil insanlara resmi ağızdan söylemlerle güç verip, "Esnaf gerektiğinde askerdir, alperendir, kahramandır, polistir, hakimdir" diyerek ötekileştirmeyi, tarafında olanların karşında olanlara karşı şiddet uygulamasını günlük hayatın akışı içerisinde meşrulaştırırsan; düşünen, sorgulayan, toplumun iyiliği için çabalayan bir gazetecinin kar topu oynarken camına kartopu geldi diye bir esnaf tarafından öldürülmesinden de sen sorumlusun canım kardeşim.


Düşünen, sorgulayan, iyi insanların öldüğü, zalim ve cahillerin giderek daha da güçlendiği bir ülkede kendinize yarattığınız küçük konfor alanlarınızda mutluluklar !

18 Nisan 2014 Cuma

Yüzyıllık Yalnızlık Şimdi Başlıyor



Türkiye coğrafyasında doğup büyüyen bir birey olarak, her ne kadar belli bir yaştan sonra çeşitli dünya coğrafyaları kültürüne merak sarsam dahi, kahramanlarımın büyük çoğunluğu doğup büyüdüğüm coğrafyayı paylaştığım ve hayatı algılama biçimleri isyan, mizah ve eleştiri içeren karakterler olmuştur.
Öğüt veren tipleri sevmem !

Dünya genelinde de hayata bakış ve algıları yaptıkları müzikten, yazdıkları kitaplardan, yer aldıkları filmlerden anladığım kadarıyla benzer paralelde olan görüşlerini sevdiğim karakterler oldu. Gabriel Garcia Marquez de bunlardan birisiydi. Eğer Kolombiya'lı olsam, şu anda Sadri Alışık'a duyduğum hayranlığı sanırım Marquez'e duyardım.

Ve Gabriel Garcia Marquez hayatını kaybetmiş, üzüldüm, az daha yaşasaydı iyiydi.

Ve ölümünün ardından ortaya çıkan veda mektubu niteliğindeki şahsı tarafından yazıldığı iddia edilen yazı, kendisinin neden bu kadar güzel bir insan olduğunu eksiksiz açıklıyor sanırım.

Bazen dakikalara sığdırdılan yüzyıllık yalnızlık şimdi başlıyor kolombiyalı güzel insan.

Mektup işte şudur

Tanrı bir an için paçavradan bebek olduğumu unutup can vererek beni ödüllendirse, aklımdan geçen her şeyi dile getiremeyebilirdim, ama en azından dile getirdiklerimi ayrıntısıyla aklımdan geçirir ve düşünürdüm. Eşyaların maddi yönlerine değil anlamlarına değer verirdim. Az uyur, çok rüya görür, gözümü yumduğum her dakikada, 60 saniye boyunca ışığı yitirdiğimi düşünürdüm. İnsan aşktan vazgeçerse yaşlanır. Başkaları durduğu zaman yürümeye devam ederdim. Başkaları uyurken uyanık kalmaya gayret ederdim. Başkaları konuşurken dinler, çikolatalı dondurmanın tadından zevk almaya bakardım. Eğer Tanrı bana birazcık can verse, basit giyinir, yüzümü güneşe çevirir, sadece vücudumu değil, ruhumu da tüm çıplaklığıyla açardım. Tanrım, eğer bir kalbim olsaydı nefretimi buzun üzerine kazır ve güneşin göstermesini beklerdim. Gökyüzündeki aya, yıldızlar boyunca Van Gogh resimleri çizer, Benedetti şiirleri okur ve serenatlar söylerdim. Gözyaşlarımla gülleri sular, vücuduma batan dikenlerinin acısını hissederek dudak kırmızısı taç yapraklarından öpmek isterdim. Tanrım bir yudumluk yaşamım olsaydı… Gün geçmesin ki, karşılaştığım tüm insanlara onları sevdiğimi söylemeyeyim. Tüm kadın ve erkekleri, en sevdiğim insanlar oldukları konusunda birer birer ikna ederdim. Ve aşk içinde yaşardım. Erkeklere, yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü insan aşkı bırakınca yaşlanr. Çocuklara kanat verirdim. Ama uçmayı kendi başlarına öğrenmelerine olanak sağlardım. Yaşlılara ise ölümün yaşlanma ile değil unutma ile geldiğini öğretirdim. Ey insanlar! Sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim. Tüm insanların, mutluluğun gerçekleri görmekte saklı olduğunu bilmeden, dağların zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim. Yeni doğan küçük bir bebeğin, babasının parmağını sıkarken aslında onu kendisine sonsuza dek kelepçeyle mahkûm ettiğini öğrendim. Sizlerden çok şey öğrendim. Ama bu öğrendiklerim pek işe yaramayacak. Çünkü hepsini bir çantaya kilitledim. Mutsuz bir şekilde…

Artık ölebilir miyim?


13 Mart 2014 Perşembe

Yoksa Sonunda Bölgesel Demokratlıktan Toplumsal Demokratlığa mı Geçiyoruz ?




''Zor koşullar altında kenetlenebilen'' bir toplum olmakla övünürüz ya hep, işte bu kendimize söylediğimiz en
büyük yalanlardan birisidir. Biz zor koşullar altında asla kenetlenebilen bir toplum olamadık, sadece popülist ve göz önünde cereyan eden, ucunun bize de dokunma ihtimali olan tehlike durumlarında anlık bir araya gelip ardından dağıldık.

Katliamlar, ölümler, faili meçhul cinayetlerin ne kadarında bir aradaydık ? Ahmet Taner Kışlalı öldü bir araya geldik, Uğur Mumcu öldü bir araya geldik, süper, gerçekten gurur duyulacak toplumsal hareketler gerçekleştirdik bu katliamların ardından. Ama kaçımız yıllardır Galatasaray Meydanı'nda toplanan Cumartesi Anneleri'nin feryadını işittik, onların yanında olduk ? Uğur Mumcu'nun, Ahmet Taner Kışlalı'nın ardından gösterdiğimiz toplumsal tepki ne kadar gurur duyulacak seviyede ise Cumartesi Anneleri'nin isyanına toplumsal tepki vermemek de o derece utanılacak bir hareket değil midir ? Belki de Ankara'da İstanbul'da yaşanan bu aşağılık cinayetlerin bir gün bir noktada bizim de başımıza gelebileceğinden endişe ettik. Ama asla Doğu'da Güneydoğu'da yıllardır yaşanan insanlık dışı hareketlere kulak vermedik. Biz depremde bile coğrafya olarak bu ülkenin insanlarını ayırdık !

28 Aralık 2011 gecesi Roboski'de 35 tane Kürt insan, kendilerini yıllardır bu kadere mahkum eden ve vatandaşı oldukları devletin silahlı kuvvetlerince katledildi. Bu insanların arasında çocuk da vardı, genç de, yaşlı da. Peki bu olaya kaçımız gezide hayatını kaybeden masum insanların ölümüne gösterdiğimiz tepkiyi gösterdik ? Algımızda ilk oluşan ''Orada ne işleri varmış ?'' sorusu olmadı mı ? ''İnsan öldü'' dediler, ''F-16 ile bombalanarak, çoluk çocuk 35 insan öldü, ne önemi var nerede olduklarının !'' diye haykırdı bir kesim grup, ''orada ne işi varmış ?'' diye sorduk tekrar. Belki de Kürt olmalarıydı ısrarla bu sorunun sorulması, belki de katlimanın Şırnak'ta gerçekleşip ucunun asla bize dokunmayacak olması yanılgısıydı !

Ama işte bu tarz olaylarda gösteremediğimiz toplumsal ve insani bilinçsizliğin olumsuz sonuçları artık bize de dokunuyor, hatta dokunmayı geçip batmaya başlıyor. Bu sebeple daha büyük bir kesim Berkin için ''Çocuk öldü lan, 14 yaşındaki çocuk'' diye haykırırken bir diğer kesim de ''Orada ne işi varmış ?'' diyor. Ama roboski ile gezi arasındaki fark; bu sefer sorgulayan kesim büyük çoğunluğu oluştururken olayları meşrulaştırmaya çalışan kesim azınlık olarak kalıyor.

Eğer ki artık zamanında Cumartesi Anneleri'nin feryadına, Roboski'de katledilenlerin acılarına neden ortak olmadığımızı sorguluyorsak bir şeylerin değişmeye başladığının sevincini yaşayabiliriz. Aksi takdirde bu ülke ne yazık ki daha çok Berkin'ler daha çok Ali İsmail'ler gibi gencecik çocuklarını yoktan yere toprağa gönderir.