21 Ağustos 2015 Cuma

Vapur

Dünya üzerindeki hangi popüler şehri düşünürseniz düşünün, o şehrin sahip olduğu sembol olmuş birkaç objesi mutlaka vardır.

Örneğin Paris’i düşünün hemen aklınıza eyfel kulesi gelir, ya da New York’u düşünün Özgürlük Anıtı gözlerinizin önünde canlanır, Venedik? Gondollar geçmeye başladı önünüzden değil mi? Peki ya Londra? Thames Nehri üstünde kurulu Big Ben, London Bridge, London Eye falan hiç gitmemiş olsanız bile zihninizde parıldar.

Şimdi gelelim İstanbul’a. Nedir acaba İstanbul’un sembolü? Boğaz mı? Sultanahmet mi? Taksim Meydanı mı? Aslına bakarsanız hepsi. Ama bence bunlarla birlikte İstanbul’u diğer şehirlerden en ayırt edici kılan özelliği olması sebebiyle sokak hayvanları ve vapurlar derim.

Şimdi de vapurlara gelelim. Küçük bir botdan devasa gemilere kadar denizde çalışan bütün araçların ruhu olduğunu düşünürüm, aslında düşünmem çünkü bundan son derece eminim. Denizde bir araç ile seyir ediyorsanız o araca inanmanız gerekir, o aracın dilinden anlamanız gerekir ve o aracı sevmeniz gerekir. Çünkü deniz paranın en az işe yaradığı yerdir! Araban bozulunca çekersin kenara ararsın ustayı ya da çekiciyi gelir çözer sorununu. Ama denizde kayığının dilinden anlamıyorsan paran ile sorununu çözene kadar saygısızca çıktığın deniz seni ağır şekilde cezalandırır!


İşte bizden çaldıkları güzelim vapurlar

Deniz ve deniz araçları ile ilgili kısa girizgâhımı yaptığıma göre asıl bahsetmek istediğim konuya gelebilirim, vapurlar!

Her deniz aracının ruhu vardır dedim ya,  vapurların çok daha ince bir ruhu vardır. Yıllardır Kadıköy – Beşiktaş arası bir kısmı daimi yolcuları olmak üzere yüzbinlerce insanı taşımış bu araçların nasıl ruhu olmadığını düşünülebilir ki. Ki bu ruhun en güzel temsilcisi İstanbul’un diğer bir sembolü olan simitleri pike yaparak kapma mücadelesi yaşayan bir başka sembol martılar değil midir?

Ama bu ruhu da bizden çalıyorlar! Kimler mi çalıyor? Kendi uydurdukları ve kutsallaştırdıkları değerleri toplumsal değer olarak bütün ülkeye dayatan, yandaşları her türlü suçtan muaf tutan, muhalifleri ise düşman ilan ederek her türlü acıyı müstahak gören, insanlık erdeminden en ufak bir zerre nasibini almamış yavşaklar!

 İşte bu da hamur kafalıların harika ! yeni vapuru

                                                                       

Sistemin en güzel işleme aracı olan, ihtiyacınız olmadığı şeyleri size ihtiyacınız varmış gibi sunma silahını kullanarak çalıyorlar vapurları elimizden. Bu şehrin en güzel özelliklerinden birisi olan sokak kültürünün yansıması vapurlarımızı alıyorlar, hepimizi kontrol altına alma amacıyla dayattıkları AVM mantığında çalışan dört tarafı kapalı iğrenç yeni vapurları bize dayatıyorlar.

Alın yapın işte kıyasınızı !



Çünkü bunu yapan adamlar dört tarafı kapalı ve klimalı vapuru, püfür püfür deniz havasını içinize çektiğiniz vapura tercih ediyorlar. Çünkü bunu yapan adamlar hayatlarında hiç vapurun dümen suyundaki köpüklere bakarak, boğazın yüzünü ıslatan damlacıkları ile irkilirken sigarasının dumanına dertlerini bağlayıp üflememiş kız kulesine doğru. Çünkü bu adamlar güvertede gazete kâğıdına sarılı kutudan bira yudumlamamış vapurda, bunu yapanlara da sistem düşmanı olarak bakmışlar, bilmiyorlar onun için birbirini hiç tanımadan birasını yudumlayan adamla çay içenin Kadıköy’den Beşiktaş’a yaptığı derin ve samimi sohbeti. Çünkü bu adamlar vapurda bakışlarından samimiyet fışkıran konservatuar öğrencilerinin konser kalitesinde yaptıkları harika müzikten rahatsız olmuşlar. Onlar bu etkileşime girmek yerine, yolsuz ihale ile vapurdaki ekranlardan reislerinin propagandasını yapan yandaş medya kanalını izlemek istemişler. Bisikletle vapura binip adalara gitmemiş hiç, bisikleti ile vapura binene de garipser gözlerle bakmışlar. Yani bu adamlar, hastalıklı beyinlerinin doğru kıldığından farklı davranını anlamaya çalışmamış, anlamak bir kenara yıllardır bastırılmış duygular ile içerisinde büyüttüğü nefret tohumlarının filizlenen silahlarını hiç çekinmeden bu kişilere doğrultmuş.



Ve yıllardır yaptıkları, milli irade saçmalığı altında uydurdukları toplumsal değerleri yükseltme yalanı ile karabasan gibi işgal ettikleri zihinlerimizin artık en derinine girip, kalan son gerçek değerlerimizi de yozlaştırmaktalar.

Hepimize geçmiş olsun.

14 Temmuz 2015 Salı

Organik Olmaz mı Ablacım, Yağmur Ormanlarında Yetişmiş Kadar Organik


Şehirlerde yaşayan insanların belirli dönemlerde götlerinden uydurdukları bir takım trendler çıkıyor. Ortalama 10 seneden bu yana da bir “Organik” sevdası aldı başını gidiyor.

Sinir – Stres katsayısı insan sağlığı için olması gereken üst limiti delip geçmiş, modern dünyanın dayatmaları sebebi ile duygusal olarak çökmüş ve örselenmiş, gelir – gider dengesi genellikle gider tarafına ağır basan bu sevimsiz şehir insanları marketten değil de İstanbul’a yakın köylerden birisinden aldığı yumurtayı yerken bir anlığına da olsa sikindirik hayatından uzaklaşıyor, dertten tasadan kurtuluyor ve “organik yumurta yiyorum, mutlu olmalıyım” dayatması ile hazzın doruklarına çıkıyor.

Son zamanlarda “yaaa adapazarında bir köy varmış doğal inek sütü var, biz ordan alıyoruz valla şekerim, çok güzel” ya da  “valla canım bizim bi arkadaş Bolu’nun bir köyünden organik yumurta getiriyor, inan başka yumurta yiyemez olduk” sözlerini sıklıkla duymaktayım, siz duymuyor musunuz? Yoksa siz de mi bu söylemleri dile getirenlerdensiniz?

Bakın şimdi sevgili organik meraklısı şehir insanları, büyük bir tezgahın içine düşmüşsünüz gördüğüm kadarıyla. Siz bu organik domatesi, ıspanağı, yumurtayı nereden alıyorsunuz ? köylüden, köylü bu tohumu nereden alıyor ? gidiyor ziraatçideki en ucuz ve dandik hibrit ürünlerden. Peki organik – doğal diye yine köylüden aldığınız sütün kaynağı inek neyle besleniyor ? merada doğal yöntemlerle otlanıyor mu sanıyorsunuz, mera mı kaldı lan memlekette! o inek de yine köylünün aldığı en adi ve kalitesiz ne idüğü belli olmayan yem ile besleniyor. Sonra sen bu ürünü köylüden alınca organik sanıyorsun. Ulan kolay mı organik tarım yapmak, bu işi ciddi ciddi yapan insanlar lisansıydı, ıvırıydı, zıvırıydı tonla uğraşa giriyorlar.

Yani diyeceğim o ki günün en az 8 saatini pencereleri bile açılmayan ofislerde geçiren, gri camlar sebebiyle güneş ışığından bile doğru dürüst yararlanamayan, stresi yaşamının temel yapı taşı yapmış, egzoz dumanını çam kokusu gibi içine çekerek yaşayan sen beyaz yaka! Siktir et organik sevdasını. Organik sandığın iki domates üç yumurta yemekle bir bok fayda elde edemezsin.

9 Haziran 2015 Salı

2015 Genel Seçimlerine Yönelik Muazzam Bir Siyasi Analiz Yaptım

“Türkiye siyasi tarihinin belki de en kritik seçimleri” mottosu ile girdiğimiz 2015 Genel Seçimleri birçok insanın (seçim sonucuna göre en azından Akp’ye oy vermeyen %60’ın ) istediği şekilde sonuçlandı. Baktığımızda meclise girmeyi başaran 4 partiden 3ü gerçekten sonuçtan memnunken AKP de memnunmuş gibi gözükmeye çalışıyor.

Şimdi seçim öncesi partilerin ne istediğine ve sonuçta ne elde ettiğine bakmak lazım.

Genel olarak milliyetçi kesimi saymaz isek HDP’nin barajı geçmesini bir çok insan istemekteydi, HDP kurmaylarına seçimden önce “size %10.1 oy verelim, kabul mü ?” desek güle oynaya kabul ederlerdi, nitekim HDP %13 oy ile harika bir sonuç ile mecliste 80 sandalyeyi kaptı. HDP’liler memnun mu ? Memnun da ne demek, çılgın atıyorlar. Cumhuriyet tarihinin belki de en ayakları yere basan siyasetini yapan Kürt siyasi hareketinin temsilcisi HDP’lilerin de bu fırsatı mantıksız politikalar ile harcamayacak kadar zeki ve siyaset bilen insanlar olduğunu düşünmekteyim.

MHP tarafından baktığımızda her seçim öncesi hep “tek başına iktidar” sloganını atsalarda aslında onlar da biliyor potansiyelini. 2011 seçimlerinde %13 oy oranıyla 53 milletvekili sahibi olan MHP’ye, 2015 seçimlerinde %16,30 oy oranı ve 80 milletvekili ile başarılı dersek yanılmış olmayız sanırım. MHP artan oy oranı ve milletvekili sayısından memnunken kendileri için can sıkıcı tek nokta herhangi bir koalisyon yapacak gruba dahil olamama sorunu. Bu açıdan baktığımızda MHP her türlü kombinasyonda koalisyon dışında kalmakta. MHP için can sıkan bir diğer durum olarak da her ne kadar sandalye sayısını artırmış olsa dahi karşıt kutupta olduğu HDP ile aynı sandalye sayısına sahip olmanın, psikolojik bir baskı oluşturacağını düşünüyorum.

Gelelim CHP’ye. Selahattin Demirtaş’ın sempatik ve ılımlı tavrı ile birlikte Kemal Kılıçdaroğlu da kuşkusuz bu seçim kampanyasının en sevimli liderlerindendi. Seçim öncesi her ne kadar başarı kriterini %35 olarak belirlemiş olsalar da geçmişten günümüze türkiyedeki sosyal demokrat oy dağılımına baktığımızda CHP için %30 ciddi bir başarıydı. Ancak bu seçimde de geçen seçimdeki gibi %25 oranında kalırken 3 vekil azalarak 132 vekil ile parlamentoda yerini alacak. Ancak Kılıçdaroğlu’na baktığımızda bunu bir başarısızlık olarak görmüyor, haklı mı ? Nispeten. HDP’li vekillerin de dediği gibi Chp’den HDP’ye kayan min %2,5’luk bir oy oranı bulunmakta ancak Kılııçdaroğlu’da hassas ve stratejik davranarak bunu hiç dile dahi getirmiyor. Kendisini takdir ediyor, sırf bu yüzden bile gözlerinden öpebiliyorum.

Gelelim AKP’ye ! 2011 seçimlerinde aldığı %50 oy oranından %40 küsürlere 9 puanlık bir düşüş yaşadı. Karadeniz ve İç Anadolu’da MHP’ye, Doğu’da ise HDP’ye kaptırdığı oylara baktığımızda da bu oranı yakalamaktayız. AKP’nin oylarındaki düşüşün nedenleri başlı başına bir tartışma konusu, bu sebeple ben sonuca odaklanacağım. Mecliste AKP dışında yer alan 3 parti de AKP’nin tek başına iktidar olamaması ve kendi oylarının yükselmesi sebebiyle bir zafer havasına bürünmüş gözükmekteler ama bence asıl burada tehlike çanları çalmaya başlamakta ! HDP kurmaylarının bahsettiği emanet oylar yalnızca CHP’nin emanet oyları değil, bu oylar içerisinde daha önce AKP’ye oy vermiş Kürt seçmenlerin emanet oyları da bulunmakta. Aynı şekilde AKP’nin geçen seçimde kaybettiği oylar içerisinde azımsanmayacak bir oranda da Karadeniz ve İç Anadolu’da MHP’ye kayan oylar var !

Şimdi gelelim koalisyon ihtimallerine. Doğal olarak ilk koalisyon kurma girişimlerine AKP başlayacak, AKP’nin koalisyon ihtimallerini diğer bütün liderlerin açık ve net şekilde söylediği “AKP ile koalisyon yapmayacağız” sözleri sebebi ile kısa kesiyorum, sonuç olarak AKP’nin koalisyon ihtimallerinde yeri yok. Heee eğer olur da CHP MHP HDP’den birisi AKP ile koalisyon konusunda uzlaşır ise karaktersizlik örneği sergilemek konusunda yeni bir çığır açar.

Bunun dışında ise karşımıza yalnızca tek bir seçenek kalıyor, CHP – MHP – HDP koalisyonu. Bu üçgene baktığımızda kesişim kümesi CHP (Yoksa CHP gerçekten Türkiye’nin birleştirici gücü mü acaba ?) Eğer 276 sayısı CHP’nin yanına MHP ya da HDP’yi alması ile sağlanabilecek olsaydı CHP öncelik MHP olmak koşulu ile halen içinde barındırdığı ulusalcı kesimi biraz küstürmek pahasına HDP ile de anlaşabilirdi. Ancak 276 vekili yakalamak, bu üç partinin bir araya gelmesi ile olacağı için iki farklı kutup olan HDP ve MHP’yi aynı masa etrafında toplanması pek olası gözükmüyor ki zaten Bahçeli de bunu çok açık şekilde “Ne AKP ne de HDP ile koalisyon yapmayacağız” diye dile getirdi.

Bir iki gündür sosyal medyada bu üçlü koalisyonun bir araya gelmesine engel olan isim olarak Bahçeli’ye eleştiriler görmekteyim, katılmıyorum. Katılmamamın sebebi koalisyon olmasını istememem değil, empati yaptığımda Bahçeli’yi haklı görmem. MHP’nin ideoloji esaslı bir parti olması sebebiyle HDP ile ortaklık yapmasının temel ideolojisine zıt düşeceğinden bunu ne seçmenine ne de kurmaylarına açıklayamaz hatta teklifini bile sunamaz. Eğer ki, olur da bu ihtimal gerçekleşirse, MHP gelecek seçimde değil bu oyu almak, barajı bile geçemez. Bunun farkında olan Bahçeli de stratejik davranarak hiçbir koalisyona yaklaşmayıp en azından muhtemel erken seçimde oy oranını korumaya çalışıyor.

Eeeee koalisyon da kuramadık, peki şimdi ne olacak ?

Olacak şey çok basit. Erken seçim kararı alınması ile birlikte AKP seçim stratejisini “bakın, tek parti iktidarını bozdunuz, istikrar ortadan kalktı, ülke kaosa sürüklendi” çerçevesinde toplayacak ve bu seçimde kaybettiği 8 – 9 puanlık kaygan oyunu yüksek ihtimalle geri toplayacaktır.

Acı ama öngörüm bu şekilde.

Peki bu ihtimal öngörüm için kimi suçlamalıyız ? Koalisyon kuramayan liderleri mi ? cevabım HAYIR. Suçlanması gereken, bu zamana kadar bu toplumu yoksul ve cahil bırakarak; katilden, hırsızdan, hainden medet umar hale getiren AKP kadar korkunç olmasa da geçmiş hükümetlerdir.

“AKP lidersiz kaldı, bu çözülmenin başlangıcı” diyenlere de cevabım; Tayyip AKP’nin resmi genel başkanı olmasa bile, hayatta olduğu ve Cumhurbaşkanı olmasına rağmen anayasayı kural tanımazca çiğneyerek AKP propagandası yapabilme cüreti gösterdiği sürece AKP asla lidersiz kalmaz.

Yoldaş Lenin’in  “Belki iktidara gelecek kadar çok oy alamazdık ama devrim yapabilecek kadar kalabalıktık” sözleri ile yazımı tamamlıyoruum.

Anlayanaasdgajmjdgfajf



1 Haziran 2015 Pazartesi

Hiçbir Yere Siktir Olup Gidemeyeceğiz !

Çevremde yer alan ve ülkenin idare ediliş şeklinden rahatsız olan büyük bir çoğunluğun diline pelesenk olmuş “Bu ülkeden siktir olup gitmenin zamanı geldi de geçiyor” cümlesine vakti zamanında katılmakta iken kısa bir süre önce buna katılmayı bıraktım.

Mantıklı düşününce Türkiye’den siktir olup gitmek ütopik bir hayalden başka bir şey değil, neden mi ? Birincisi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bizler seyahat özgürlüğü bakımından Gabon, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ya da Vietnam vatandaşlarından çok da bir farklılığa sahip değiliz. Hiçbir Avrupa Birliği üyesi ülkesine turistik amaçla bile gitmek istediğimizde abuk sabuk bir vize prosedürüne tabi tutulmaktayız, bu sebeple bir yerden bir yere gitmemiz kısa vadeli dahi olsa kendi içinde büyük zorluklar içeriyor. Hele ki bu yerleşik gitmek ise 5 günlüğüne tatile giderken senden kırk takla atmanı isteyen ülke yerleşmeye geldiğinde kollarını açarak seni beklemez !

Hadi diyelim ki bir yerden bir şeyler ayarladın resmi ya da gayrı resmi yollarla gittin, eeee ? gittiğin orası Alice Harikalar Diyarı mı ? Orada da “yabancı” olman sebebi ile yaşayacağın zorlukların tahmini çok da zor değil.

Hepsinden de öte, doğup büyüdüğün sana ait olan bu coğrafyayı yöneten kötü insanlar yüzünden neden bir yerlere siktir olup gitme psikolojisine bürünüyoruz ki ?

Belki de yapmamız gereken kendi konfor alanlarımızdan sıyrılıp biraz başkaları için düşünmek olabilir mi? Mesela doğru bildiğimizi tepki çekmek adına dahi olsa söyleyebilmek, hak mücadelesi veren insanların mücadelelerine elimizden geldiğince destek vermek. En basitinden oy vermeye gittikten sonra sandıklara sahip çıkmak olabilir mi ?

Herkes götünü birazcık kaldırıp, doğru bildiğini korkmadan söyleyebilse belki de kimse bir yere siktir olup gitmek zorunda kalmaz. Ya da gerçekten siktir olup gitmesi gerekenler siktir olup giderler.


P.S. Şu anda bir İskandinav ülkesi ya da ne bileyim Amerika, Kanada falan bana vatandaşlık verse anında siktir olur giderim bu ülkedenasjdgfamfa

20 Mayıs 2015 Çarşamba

Evlendikten Sonra Özgüven Patlaması Yaşayan Kadınlar, Kadınlarımız.

Evlilik müessesesi çok garip bir müessese, hatta öyle garip bir müessese ki ondan daha garip bir müessese bulunmamaktadır bence dünya üzerinde. Bu arada çok tekrar edilince müessese kelimesinin kendiliğinden bir garipliği olduğunu fark ettim.

Bir zamanlar yanlış anlaşılmaktan son derece korkan birisi olmam sebebiyle (şu anda yanlış anlaşılmak umurumda dahi değil) sanırım bilinçaltımda açıklama yapma gereği kazınmış, bundan sebep küçük bir açıklama yapayım. Başlık sebebi ile sakın evliliği küçümsediğim, aşağıladığım falan sanılmasın. Zira karşına hayatının sonuna kadar beraber mutlu yaşayabileceğini düşündüğün bir karşı cins (burada karşı cins dedim diye şimdi siz beni homofobik falan da sanarsınız, homofobik değilim ama  bu eşcinsel ilişkiyi normalleştirdiğim anlamına da gelmez) çıkması ve ilişkinin devam eden sürecinde de bu düşüncenin pekişmesi durumunda evlenmek gayet normal ve hatta güzel de bir şey. Heee sonra işler planladığın gibi gitmez durumlar falan değişir o zaman da ayrılırsın, bu kadar basit.

Evlilik ve eşcinsel ilişkilere dair özetle bakış açımı açıklamanın içimi doldurduğu huzur ile artık asıl konuma dönebilirim.

Evlenme durumu psikolojik ve sosyolojik açıdan kendi içerisinde acayip anlamlara sahip. Mesela üreme ve neslini devam ettirme içgüdüsünü toplumsal kurallar çerçevesinde gerçekleştirmenin ilk basamağı evlenmek, hatta ve hatta cinselliği doyasıya yaşamanın bile kültürel sınırlar dahilinde gerekçesi evlilik. Bu tarz sebepler neticesiyle batılı kültürlerdeki ailelerde sınırlı olmak ile birlikte doğu kültüründeki ailelerde (batı – doğu ayırımı Türkiye için değil, dünya için yapılmıştır) evlatlarının mürüvvetini görmek çok acayip önemli bir durum, buraya kadar binyıllardır gelen doğu kültürünü düşündüğümüzde normal, kızmıyorum. Ama bu evlatlarının evlenmesini görmek arzu ve isteği bazen öyle bir saplantı haline geliyor ki, (özellikle 30 lu yaşların başlangıcı ile beraber) psikolojik bir savaşa dönüşüyor. Burada kızıyorum ama bak işte.

Her neyse konumuz ailelerin evlilik durumundaki pozisyonu değil, ben asıl konuma döneyim, evlendikten sonra özgüven patlaması yaşayan kadınlarımıza yani.

Hani insanın karakterinin % ciddi bir oranı 4 yaşına kadar oluşuyormuş ya, doğru bu valla. Mesela sen küçük kız çocuğunu ablasının, büyük kuzeninin hatta ve hatta saçma sapan bir komşusunun düğününe bile o masumlukta zirve yaptığı yaşta çirkin mi çirkin bir gelinlik giydirip götürüyorsun ya annesi, işte o anda istemeden de olsa evladının ağzına ilk sıçışı gerçekleştiriyorsun. Artık o küçük kız çocuğu büyüdüğünde entelektüellikte tavan yapmış bile olsa megali ideası evlenmek olacak bir insan yavrusuna dönüşüyor, zehirledin ufacık sabiyi. Yine çok çok çok çok küçük bir azınlığı tenzih ederek söylüyorum ki 30 lu yaşlarda bu dürtünün kişinin zihnini ele geçirmesi sebebiyle acayip bir insana evrilme süreci de başlıyor.

Ben yine asıl bahsetmek istediğimden uzaklaştım, konuma döneyim (dönemedi)

Şehir hayatında yer alan, 20li yaşların sonu 30lu yaşların başındaki beyaz yakalı kadınlarımızda evlendikten sonra bir böyle acayipleşmeler, böyle sanki küçük dağları yaratmışçasına özgüven patlaması gözükmekte. Lan n’oldu sana da bi anda garip bi yaratığa dönüştün ? vermek istediğin mesaj ne ? Senden önce evlenen arkadaşlarına “Bakıınnn ben de evlendim” mesajı mı vermeye çabalıyorsun ? Ya da aynı jenerasyondaki evlenmemiş arkadaşlarına “hahaha nasıl da hemen evlendim ama sizden önce” virali mi yapıyorsun ? Evlenmeden önceki düğün sürecinin insanlara gereksiz şekilde lanse edilmesi, evlendikten sonra özellikle balayının milletin gözüne sokulması, balayı dönüşü sosyal medya destekli #musmutlu tablosu çizilmesi ! Manyak mısın kızım sen ? Resmi olarak birisiyle seks yapıyor olman beynindeki mutluk uyarıcı bölümü nasıl olurda bu kadar abartılı şekilde tetikler. Tamam, küçüklükten bilinçaltına işlemiş bir “evlenmeliyim” dürtüsünü başarman ile sevinmeni anlarız ama eşeğin .mına da su kaçırma, insan ol azıcık !


Haksız mıyım ya arkadaşlar ?

5 Mayıs 2015 Salı

Sevgilisi Tarafından Çalıştığı Ofise Çiçek Gönderilen Dişi İnsan

Başlamadan uyarayım, içerik dahilinde bir takım genellemeler mevcuttur. Her genellemenin ardından istisnaları dile getirip “siz hariç” demekle uğraşmak istemediğim içten bu şekilde girizgahımı yapayım dedim, istisnalar üstüne alınmasın, ya da alınsın çok da umurumda değil.

Pırlanta, altın, mücevherat gibi mana olarak hiçbir anlam ifade etmeyen ama insanoğlunun sapkınlığı yüzünden neye göre değer biçildiği bile belli olmayan bu süper pahalı materyallerin kadınları etkileme gücünü bir kenara bırakırsak, ikinci sırada çiçekler gelir herhâlde.

Çiçek ile mücevheratı kıyasladığımızda çiçek daha insanı boyutta bir hediye olarak kalıyor. Doğanın sana sunduğu bir şey; Canlı ! Doğuyor, büyüyor ve ölüyor. Sen emek verirsen daha güzel oluyor, emek vermediğinde yok olup gidiyor…

Bir an için yazıya böyle güzel güzel başlayıp devam edeyim dedim ama beceremedim, ben asıl bahsetmek istediğim konuya hemen giriş yapayım.

Şimdi bu ofis çalışanı diye tabir ettiğimiz, beyaz görünümlü mavi yakalılar korkunç bir psikolojik çerçeveye sahipler. Hayalleri, hayattan beklentileri, değer yargıları falan bombok afedersiniz. Bu sebeple üzüldükleri, sevindikleri, mutlu oldukları şeyler de çok acayip.

Mesela bu ofis çalışanı kızlarımızı hayatta en mutlu eden şeylerden birisi ilişki içerisinde bulunduğu; sevgilisi, nişanlısı (bu unvan da dünyanın en içi boş unvanıdır, nişanlı ne demek lan ! cinsel hayatınıza resmiyet kazandırmak için uydurduğunuz bir unvan. Konu hakkındaki gerekçeli açıklamamı farklı bir başlıkta yaparım) ya da kocası (muhtemelen pratikte “kociş” diye hitap eder) tarafından çalıştığı ofise gönderilen çiçektir.

Bu ofise gönderilen çiçekler sevgililer günü, doğum günü, evlilik yıldönümü gibi önceden belli günlerde zaten hatun kişimiz tarafından beklenilmektedir. Çünki bilir ki kendisi gibi ofisindeki diğer hemcinslerine de bu çiçek gelecektir. Oldu ki kahramanımıza çiçek gelmedi, kendisine çiçek gelen diğer hemcinslerine “yok canım ya biz sevmiyoruz öyle şeyleri” diye açıklama yapar ancak o erkek boku yedi ! “Sen bana niye çiçek göndermedin lan amk ayısı” demez (keşke böyle net olsa) aylar sürecek trip atmalı sancılı sürecin fitilini ateşler

Gelelim kendisine çiçek gelen hatun kişimize. Şimdi bu çiçeği getiren çiçekçi arkadaş tabi öyle elini kolunu sallayarak çıkamıyor ablanın bulunduğu kata, önce bir güvenlik önlemi ile karşılaşıyor. Güvenlik, ablamızı arayıp “Müjgan hanım size bir çiçek geldi” diye ilk müjdeyi veriyor, işte bundan sonrası çok önemli, eğer abla yüksek bir ses tonuyla “aaa çiçek mi geldi ?” derse işte bu ofisteki diğer hemcinslerine olayın ilk delegasyonudur, alt mesaj “ha ha haaa bakın pislikler bana (duruma göre kociş ya da aşkito) çiçek gönderdi” dir. Ulan amk kezbanı dürüm söylediğinde güvenlik seni aradığında “aaaa dürüm mü geldi ?” diyor musun ? niye bu kadar basit bir olayı kişisel mücadele haline getirme çabası içerisindesin.

Neyse gelelim sürecin devamına. Çiçeğin kata gelmesi ile birlikte çalışma arkadaşları hatun kişilerin davranışları iki farklı şekilde gelişir yüksek oranda. Birinci; kahramanımızın Müjgan’ın mevcut ilişkisinden haber olmayan çalışma arkadaşlarından “Aaaa Müjgan ! Kimden geldi o çiçek öyle” diye ilk saldırıyı gerçekleştiren ofisin kaşarlanmış ablasının tepkisidir. Yani demek istiyor ki “vay vay vayyy, kızım senin madem ilişkin var da niye hiç belli etmedin lan bu zamana kadar, neyin peşindesin hıııı!?” dır.

İkinci tepki ise mevcut ilişkisi Müjgan tarafından gerek instagrama koyduğu fotoğraflarla olsun, gerek parmağında milletin gözüne sokarcasına taşıdığı yüzükle olsun, gerekse de lüzumlu lüzumsuz ilgili erkeğin muhabbetini açması ile olsun çoktan halka mal edildiği için “Ooo Müjgan’cım, Berke mi gönderdi ? ne yazıyor notta ?” şeklinde gerçekleşen Müjgan’ın da aslında duymak istediği tepkidir. Müjgan’ın aslında bu soruya “.nanın .mı yazıyor” diye cevap vermesi gerekir ki bu tepkiyi verse konu harika bir şekilde kapanacak, ama Müjgan’ın tepkisi; “ya hiç beklemiyordum valla sürpriz yapmış, şaşırttı YİNE beni” şeklinde olur ve kendisine uzun zamandır çiçek gelmeyen çalışma arkadaşları karşısında gururlandıkça gururlanır, böbürlendikçe böbürlenir, pirensesleştikçe pirensesleşir ve bu prensesliği ile onların üstüne bütün haşmeti ile çöker ! Müjgan bundan sonra içten içe diğer arkadaşları, özellikle de yaşı 30 civarında olup ilişkisi olmayan ve alt beyinin kendisine dikte ettiği EVLEN EVLEN EVLEN emirlerine kısa ve orta uzunluktaki vadede cevap veremeyeceğini kendisine itiraf etmekten aciz arkadaşları tarafından gizli bir düşmandır. Ve hepsi Müjgan’ın o Berke’den ayrılmasını dört gözle beklemekte olup, teselli vermek kamuflajı ile intikamlarını almayı dört gözle beklemektedirler.

Ah Müjgan !

21 Nisan 2015 Salı

Başlatmayın Nükleer Sevdanıza !



Dünya’da nükleer enerji çalışmaları ne zaman başladı ? Süreç nasıl ilerledi ? İlk santral nerede kuruldu ? En çok santral hangi ülkede var ? İlk nükleer santral kazası ne zaman meydana geldi ? Dünyadaki nükleer santral kazalarının kronolojik listesi ve çevreye etkileri nasıl gelişti ? Nükleer Santral’den ülkeler ne zaman vazgeçmeye başladı ? Son bilmem kaç yılda kaç adet nükleer santral kapatıldı ? Gibi onlarca daha fazla soru sorulabilir aslında nükleer santraller ile alakalı. Aslında bu soruların cevabını bulup, nükleer santralin tehlikelerini ve değmeyecek bir yatırım olduğunu doyurucu kanıtlarla da sunabilirdim ama gerek duymadım. Kahvede otururken nükleeri savunan bir dayı seviyesinde nükleeri eleştireceğim şimdi.

Hani bi laf var ya bilmem ne yapamayacağın bilmem neyin altına yatmayacaksın diye, işte Türkiye’nin Nükleer santral sevdası da tam olarak o şeyin altına yatmak oluyor. Lan oğlum sen ülke genelinde gerçekleşen elektrik kesintisinin sebebini açıklamaktan aciz bir hükümet değil misin ? Ya da ters taraftan bakalım, canın istediğinde bütün ülkenin enerjisini kesebilecek kadar gözünü karartmış ruh hastaları tarafından kontrol edilen bir yönetim şeklin yok mu ? Böyle bir dengesizlik varken hatanın sonuçlarının geri dönüşünün mümkün olmadığı bir tesisi üç katlı apartman dikermiş  gibi dikme cesareti nereden geliyor ? Kendi soruma kendim cevap vereyim; Cahil cesaretinden !

Şimdi bu nükleer santral inşa etmek ve süreci yönetmek için teknik kapasitemizin olmayışı, güvenlik önlemlerinin yetersizliği, inşaat esnasında gerçekleşecek olan rant pazarı ve yolsuzluk şenliğini de bir kenara bırakıyorum. O nükleer santral inşa edeceğiniz Sinop 35.000 nüfusa sahip ülkenin en mutlu şehri ! Mutluluğun kaynağı gözünü para hırsı bürümüş manyakların sandığı gibi gelir seviyesinin yüksek olması falan değil, insanların istedikleri gibi yaşayabilmeleri. Lan hiç sordun mu bu şehirde doğup büyüyen insanlara “Kardeşim biz nükleer santral yapacağız ama siz ne diyorsunuz ?” diye,  sormadın. Kayseri’den, Konya’dan, Çorum’dan aldığın oylarla geldiğin iktidarla nasıl benim doğup büyüdüğüm şehrin kaderini çizebilirsin ? Hayatında Sinop’u hiç görmemiş hamur kafalılar nasıl Sinop’a nükleer santral yapılmasını destekleyebilir ? (Buradan bölgesel yönetimlere bakış açımı da anlamışsınızdır)


Biz Nükleer Santral falan istemiyoruz Sinop’umuza, sizin yapacağınız yatırım adı altındaki rant oyunlarını da istemiyoruz. Mümkünse 3-5 dozer gönderin, hani o ince bi yer var ya oradan koparırsanız memnun oluruz, hep beraber siktir olur gider, kurtuluruz.

Kesilmesini talep ettiğim o ince yer burası işte