
Genellikle devam filmi olan yapıtlarda, serinin ilk filminden sonra azalarak devam eden başarı grafiği olduğu gibi bir gözlemim vardır.(Spesifik bir örnek için Bknz:Saw serisi) Açıkçası Sherlock Holmes:Gölge Oyunları'na giderken de ilk filmin başarısını göz önüne aldığımda bir basamak daha aşağıda kalabileceği konusunda kendimi hazırlamıştım.
“Sinemanın dahi çocuğu” yakıştırmasını hak eden şahıslardan biri olduğunu düşündüğüm Guy Ritchie’nin yönetmen koltuğuna oturduğu Sherlock Holmes için yine büyük bir beklenti içerisindeydim (Devam filmi dahi olsa, genel olarak başarılı olmalıydı). Gerek konunun İngiliz tarihinde önemli bir yer işgal etmesi (Biraz İngiliz özentisiyimdir de), Gerek yönetmen ve oyuncu kadrosu bendeki bu beklentinin sebeplerini oluşturuyordu.
Robert Downey Jr’ı Sherlock Holmes serisinden önce, Natural Born Killers’da ki acar gazeteci rolü ile anımsamaktaydık. Sherlock serisinin ilk filminde gösterdiği performans ile anımsanmaktan öteye geçip hafızamıza kazınan oyunculardan birisi oldu. Sempatikleştirilmiş kusursuz dedektif rolünü bu kadar başarılı başka kim canlandırabilirdi? Aklıma gelmedi vallahi. Aynı şekilde Jude Law da “mükemmel” diyemeyecek olsam dahi üstlendiği rolün hakkını vermiş(Abimiz aynı şekilde Hugo’nın babası rolü ile de başarılı bir performans sergilemişti. Kanımca 2011’in gizli sinema kahramanı sensin Jude).
“Hatasız Film Olmaz” diye bir genelleme yaparsak Sherlock’da bu genellemenin içerisine girer kanımca. Önemli olan filmdeki hatayı filmi ilk izlediğiniz anda fark edebiliyor musunuz? Edemiyor musunuz? dur. Filmi otuz kere izleyip hata ararsanız elbetteki bir kulp bulursunuz. Ama ben yine de bulunan bu kulplardan birkaçını söylemek isterim
Profesor Moriarty’nin ofisinde kullandığı 12"’lik gramafon 1903 yılında üretilmiştir. Yine aynı şekilde filmde adı geçen “Underground” kelimesi filme konu olan tarihten çok sonraları literatüre girmiştir. Biraz daha araştırır isek bunun gibi başka kulplarda bulabiliriz. Problem midir? Asla.
8/10
P.S. Peki yönetmenimizin adı Guy Ritchie midir? Guy Richie mi? Bulduğum Afişte 2. seçenek yer almakta fark ettiyseniz! En iyisi Madonna Türkiye'ye geldiğinde kendisinden mutlak bilgiyi almak sanırım.
7 Mart 2012 Çarşamba
Sherlock Holmes: Gölge Oyunları
6 Mart 2012 Salı
Hugo

Büyük yönetmenler ve oyuncuların handikapı belki de büyüklüklerinden kaynaklı olarak yapıtlarını izlemeye giden seyircilerdeki memnuniyet eşiğinin yüksek olmasıdır. Martin Scorsese gibi sinema anlamında elde edilmemiş ödül bırakmayan bir sinemacının filmi olan Hugo'ya giderken de beklentim bu sebeple yüksekti. Peki beklentilerim karşılandı mı? kesinlikle evet.
Senaryonun ortasından veya sonundan başlayan bir akışı seyirciye sunma konusunun öncülerinden olan Scorsese'nin bu filminde de akışın ortadan veya sondan başlayacağına dair bir fikrim vardı ama yanıldım. Klasik bir akış ile sıkmadan, bıktırmadan filmin sonuna kadar izletiyor kendisini.
Kurgu ve oyunculuklar için mükemmele yakın diyebilirim. Özellikle filmin çocuk oyuncularının başarısı görülmeye değer. Hugo karakterini canlandıran Asa Butterfield'ın oyunculuğuna hayran kaldım. İlk defa Hugo'da izlediğim genç arkadaşım, bundan sonra seni yakinen takip edeceğim hiç merak etme.
3D teknolojisinin gelişmesi ile birlikte gerekli gereksiz 3D filmlerin türemeye başladığı sinema sektöründe, ilk 3D denemesini yapan Scorsese'nin bu filminde(Ben ilk diye biliyorum, yanılıyorsam düzeltirsiniz) cuk oturmuş.
Film benim beklentilerimi fazlası ile karşıladı. Hatta EN İYİ GÖRSEL EFEKT, EN İYİ SES MİKSAJI, EN İYİ SES KURGUSU, EN İYİ SANAT YÖNETMENİ, EN İYİ GÖRÜNTÜ YÖNETMENİ olmak üzere almış olduğu 5 adet Oscar'ın yanına bir de EN İYİ FİLMİ ekleyebilseydi çok iyi olurdu, çok da güzel olurdu.
8,5/10
28 Şubat 2012 Salı
Acıları Çıkarları İçin Kullanan Bir Kitle:Hocalı Katliamı

Uzun zamandır toplu taşıma araçlarında 26 Şubat'ta Taksim'de Hocalı Katliamı'nı anmak ve kınamak için bir eylem yapılacağına dair afişler dikkatimi çekmekteydi, açıkçası heyecanlanmış ve "katılabilsem ne güzel olur" diye içimden geçirmiştim.
Yakın tarihe özellikle de Türk tarihine olan ilgimden dolayı Hocalı Katliamı'nın anılması için toplu bir gösterinin yapılması beni mutlu etmişti. Ama şu soruları da aklıma getirmişti; 1992 yılında meydana gelen bu katliam bunca yıldır sadece yıl dönümlerinde küçük puntolarla haber yapılırken, neden şimdi binlerce insanı toplayabilen bir eylem halini almıştı?
Kimi çevreler çok duyarlı bir toplum olduğumuzu, zor günlerde hemen bir sevgi yumağı haline geldiğimizi idda etmekte ya!Yalanın büyüğü. Eğer ki bu doğru olsaydı Hrant için yürüyenlerin yanında Hocalı için yürüyenleri de görmemiz gerekirdi.
Pazar günü orada olmayı çok istememe rağmen gitmedim, gördüğüm kadarı ile de iyi ki gitmemişim. Dünya'nın en iğrenç şeyleri arasında bir acıyı başka bir acı ile kıyaslamak gelir kanaatimce. "Hepiniz Ermenisiniz, Hepiniz Piçsiniz" pankartı ise beyni örümcek ağları ile kaplanmış hatta o ağların içerisinde çürümüş düşüncenin bir ürünüdür. O pankartın yaratılması fikrini sunan beyinsiz acaba "Hepimiz Hrant'ız" dövizleri ile yürüyüş yapan insanların Ermeni Milliyetçici olduğunu mu sanıyor da kendilerine böyle bir nefret kusuyor. Eminim ki "Hrant İçin" yürüyüşlerine katılan insanların bir çoğu Hocalı için de üzülmektedir. Ama pazar günü Taksim Meydanı'nı dolduran (Bilinçli kısmı tenzih ederek konuşuyorum) amaçları Hocalı Katliamı'nı hatırlatmak değil de içlerinde ki Ermeni nefretini kusmak olan parazitler yüzünden bu fikirlerini dile getirememekte veya getirmemektedir.
Aynı zamanda ırkçılığı ve ayrılıkçığı kışkırtan, hatta suç unsuru teşkil ettiğini düşündüğüm dövizlerin önünde kendisi dahi inanmamasına rağmen sırf kalabalığın nabzına uygun olduğu için "O kanın hesabı sorulacaktır!" yalanını söyleyen Sn İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, keşke burada yaptığın sahte kabadayılığı göstermelikte olsa keşke Hrant için de yapabilseydin.
28 Aralık 2011 Çarşamba
404. lük ile övünen bir kurum: İstanbul Üniversitesi

http://www.istanbul.edu.tr/duyurular/duyuru_icerik.php?3866
Yukarıdaki linkte, bahsedeceğim haberin ayrıntıları mevcut. (Yayın tarihinin eski olmasının bir önemi yok, sıralama ve zihniyet ne de olsa aynı!)
Her sene yayınlanan "Dünya'nın en iyi 500 üniversitesi" listesi adı ile farklı farklı kurumlar tarafından hazırlanan listeler grubu mevcut. Bu listelerin hazırlanmasının ardından ülkemiz üniversitelerinin en iyi derece ile yer aldığı liste haber bültenlerimizde "Dünya'nın en iyi üniversitelerinde x üniversitemiz y sırada yer aldı" diye haberler görürürüz. o y ile sembolize edilen sıralama 400+ larda olmasına rağmen utanmaz, gurur duyarız.
İstanbul Üniversitesi genelde bu liste içerisinde yer alır. Okulun resmi sitesinde de gururla! sunulan haberde 404. sırada yer aldığı belirtilmekte. Bununla gurur duyan okul yönetimi, öğrencisi, idari kadrosu ve diğer kişilerden bir ricam olacak; 404'e kadar saymayı dener misiniz? Sen orada yer aldığın için seviniyorsun geri zekalı!
Yaklaşık 4 aydır Yüksek Lisans sebebi ile içerisinde yer aldığım bir kurum olan İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler enstitüsünde öğrenci potansiyeli yerlerde (Diğer birim veya lisans programları için bir şey diyemeyeceğim, gördüğümü söylüyorum) Hocaların Cv sine ve ders işleme anlayışına baktığınızda kişiden kişiye farklılık göstermekle beraber genel olarak başarılı denebilir. Fakat siz ki saçlarını akademik kariyerin engebeli yollarında ağartmış güzelim bilim insanları, o kadar mı paraya ihtiyacınız var? Neden her önüne geleni kabul ettiniz yüksek lisansa? Mazoşist misiniz de siz beyninize tecavüz edilmesini istiyorsunuz? Mal dolu enstitü Mallll.
Aslında bu kadar looser potansiyele sahip İstanbul Üniversitesinin 404. sırada yer almasına başarı diyebiliriz düşününce. Hele ki bu listeye girme kriterlerinden birisi "Size of Main Gate" ise.
Evet, kendimi bir şey sandım ve insanları aşağıladım.
21 Aralık 2011 Çarşamba
Dolmuş Şoförü Sendromu

Ademoğlu'nun hayatta yaşaması muhtemel tedirginlikleri düşündüm de, "dolmuş" aletinin bu sorunun en büyük kaynaklarından birisi olduğuna kanaat getirdim. Dolmuş ile seyahat ederken yaşanması muhtemel onyüzbinmilyonlarca tedirginlik, korku ve dehşet yaratacak olay içerisinden bir tanesini cımbız ile seçtim, şimdi de anlatacağım.
Dolmuş aletinin sadece Türkiye'ye has bir ulaşım aracı olduğunu ve bu aleti kullanan meslek grubunun (Şoför demiyorum, çünkü onlar başka bir şey) sanki özel bir eğitim almışcasına aynı hal ve tavırları sergilemesinden dolayı bu olay güzel yurdumun her köşesinde başınıza gelebililir.
İyi bilmediğiniz bir şehir veya bir semte gidiyorsunuz ve size tarif edilen bir noktaya ulaşmanız gerekiyor. Dolmuş aletini kullanan sürücülerin üstün araç kullanabilme kabiliyetleri ve kural tanımazlıkları sebebi ile en hızlı ve en ekonomik çözüm bu rotayı dolmuş ile kat etmek oluyor. Bu sebepten dolayı gidilmesi gereken noktayı size tarif eden şahıs bineceğiniz dolmuşu "x'in önünden kalkan mavi(dolmuş veya dolmuş başlığı rengi değişkenlik gösterebilir) dolmuşlara bin" emir cümlesi ile tarif ederken, ineceğiniz noktayı da "şoföre beni x cami(bu nokta genellikle bilinen bir kamu binası olur;okul vs de olduğu bazı olaylarda gözlemlenmiştir) cümlesi ile tarif edip işin içinden sıyrılır, artık kaderiniz ile baş başasınız demektir. Maceraya hazır olun.
Dolmuşa binip şoföre ücreti uzatırken aynı zamanda da "Kaptan beni x camiisinin önünde indirir misin?" ricasını ettikten sonra kendinizi Dolmuş şoförünün kollarına bıraktınız demektir, artık o dolmuştan inene kadar yaşayacağınız tarifi imkansız bir tedirginliğe hazır olun. Hedef noktanın, başlangıç noktasından ne kadar uzakta olduğu konusunda da fikriniz yoksa endişeniz katlanarak artacaktır.
Dolmuş şoförü yolcu kapabilme sevdası ile aracının kornasını ilk kez keşfetmiş gibi her yol kenarında duran vatandaşa yaklaşarak seyrine devam ederken siz iç sesinizin sorduğu "ulan unuttu mu bu adam acaba bizi?" sorularına ile boğuşup, "acaba sorsam mı daha ne kadar var diye, yoksa biraz daha gidince mi sorayım?" ikiliminden çıkmaya çalışırsınız.
Bir süre böyle devam eder yolculuk. Eğer şanslı iseniz kahraman dolmuş sürücümüz size (cinsiyet ve yaş kombinasyonunuza göre: abi,abla,amca,teyze,dayı,yenge,kardeş,birader gibi hitap şekillerinden birisini kullanarak)"siz burada ineceksiniz" diyecektir.
Yok eğer şanssız bir kul iseniz; Belli bir süre yolculuğunuza dolmuş şoförünün yolcu kapmak için yaptığı ustaca slalomlar ile devam ettikten sonra iç sesinizden gelen "yok lan kesin unuttu bu adam bizi" telkini ile sizi dürtmesinin ardından "kaptan biz x camiisinin önünde inecektik ama!?!" soru-ünlem karışımı cümlenizin ardından, kaptanın umarsız ve fütursuz bir tavırla söyleyeceği "hadi yaa ben sizi unuttum, niye hatırlatmadınızki geçtik ya biraz önce orayı" cevabı ile karşılaşırsınız. Artık yapacak bir şey yoktur. Dolmuştan inersin. İnşallah mesafe yakındır da yürüyerek ulaşabilirsin, yoksa yeni bir maceraya atılma, bin taksiye git.
Yani diyeceğim o ki; Allah kimseyi bilmediği bir memlekette dolmuş şoförünün insiyatifine bırakmasın. Çok kötü çooook.
18 Aralık 2011 Pazar
10 Adımda Metrobüste Oturarak Seyahat Etme Rehberi

Eveet sevgili gönül dostları,
2007 yılında hizmete sunulması ile birlikte İstanbul'da A noktasından B noktasına ulaşmamız konusunda bizlere trafiğe takılmadan seyahat edebilme seçeneği sunan mucize! alet metrobüsü hepimiz pek çok pek çok severiz.
Ama zaman zaman medyada "Metrobüs Çilesi" başlığı ile de yer bulan, mahşeri merobüs kalabalığı içerikli haberleri görmekteyiz. İşte bu noktada ben sizlere metrobüste nasıl oturarak gidebileceğinizin yol haritasını 10 adımda açıklayacağım. İşi gücü bırakın dikkatinizi buraya verin.
Step 1:Metrobüste oturmanın ilk basamağı kritik duraklardan birisinden maceraya başlamaktır. Eğer imkanınız var ise Söğütlüçeşme, Zincirlikuyu veya Avcılar gibi bir durak seçiniz kendinize. Aksi takdirde mücadeleye 1-0 yenik başlarsınız.
Step 2:Metrobüsün durakta duracağı yerin kapıları metro gibi önceden belli olmasa dahi + - 5 mt mesafe farkları ile anlaşılabilecek seviyededir. Durakta beklerken konumunuzu bu noktalara yakın edinin.
Step 3:Metrobüs kullanacağınız zaman dilimi mesai günlerinde sabah erken ve akşam mesai çıkışı saatleri ise rakiplerinizin sayısı da ciddi oranda çoğalacaktır, yılmayın ilk iki adımda belirttiğim püf noktaları uygulayın.
Step 4:Step 2'de belirttiğim kapı kuralında seçeceğiniz kapı da önemlidir genellikle 4 kapıya sahip bu metrobüslerin 2. veya 3. kapılarını tercih edin. Bu giriş noktalarında oturma seçeneğiniz daha fazladır.
Step 5:Ama kendinizi illa 3. veya 4. kapıdan bineceğim diye de şartlandırmayın zira rakiplerinizin gücü de sizin için önemlidir. Unutmayın metrobüse binmeyi bekleyen bütün savaşçıların amacı o koltuklardan birisine oturabilmek. Baktınız 1. veya 4. kapıda daha zayıf rakipler var, durmayın oraya hareketlenin.
Step 6: Eğer ki işe gidecekseniz 10 dk kadar önce metrobüs durağında olun ki en az 3 metrobüsden vazgeçebilme şansınız olsun.
Step 7: Kendinize uygun kapı lokasyonunda yerinizi aldıktan sonra usulca avınızın yanaşmasını bekleyin. İlk gelen metrobüste baktınız oturacak yer kalmadı sakın binmeyin! çünkü o metrobüs son durağa kadar artarak dolacak, bırakın gitsin.
Step 8:İlk metrobüsün gitmesi ile rakiplerinizin arasındaki sıralamanız da ön sıralara doğru kayacaktır. 2. Metrobüse de binemediyseniz yine umutsuzluğa kapılmayın bekleyin.
Step 9:Artık oturmanıza ramak kaldı. Hazır olun! Bu aşamada bir tilkinin kurnazlığına, bir çıtanın hızına ve bir pumanın çevikliğine sahip olmanız lazım!
Step 10: Metrobüs yaklaşırken kafanızda nereye oturacağınıza karar verin ve start atışının yapılması ile kararlı bir şekilde hedefe hareket edin. Eğer ki hedefiniz bir başka rakip tarafından kapıldı ise en yakın seçeneği tercih edin.
Veeee artık oturuyorsunuz!
Bu andan itibaren oturan azınlıkta yer alan şanslı bir birey olarak, ayakta giden zavallıları izlemenin keyfi ile gideceğiniz noktaya gururla ilerleyin.
Keyifli yolculuklar.
