15 Nisan 2016 Cuma

Hayatta En Hakiki Mürşit*, Referanssız Bilgidir

*Mürşit: TDK’ya göre;
İsim, Arapça, murşid
1 Doğru yolu gösteren kimse, kılavuz
2 Müritlerine tasavvufu öğreten, sırları ve gerçekleri gösteren tarikat şeyhi

Ulu önder Mustafa Kemal Paşa’nın (son günlerde nedendir bilinmez kendimiz acayip şekilde qemalist hissediyorum, bu sebeple Mustafa Kemal Paşa güzellemesi yapmak istedim) Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir sözünü zorunlu eğitim döneminiz boyunca okulların duvarlarında görmüşsünüzdür, ben de hep görüyordum. Mürşit kelimesinin ne anlamada geldiğini de 10 dk kadar önce türk dil kurumunun sitesine girmeden önce “şey” gibi bir şey sanıyordum. Yani “Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir” sözü benim için, “Hayatta en önemli şey ilimdir” anlamını taşıyordu. Aslında çok da bir fark yokmuş arada, ama yine de bir miktar anlam kayması mevcut. Bir de babaannemin bir komşusu vardı Mürşide Teyze, kendisi de dahil olmak üzere kimse kadının adının ne anlama geldiğini bilmiyordur sanırım. Mürşide teyzenin an itibariyle 80 yaşında falan olduğunu düşünürsek 1936lı yıllar civarında, cumhuriyetin ilk yıllarında henüz Mustafa Kemal Paşa hayattayken Mürşide Teyze’nin ailesi neden çocuklarına bu ismi koymuş ki acaba? Mürşide Teyze hala hayattaysa ve kendisini görürsem bu konuyu gündeme getireceğim, detayları da paylaşırım.

Referanslı bilgi sıkıntıdır bence, özellikle benim için. Sırf referanslı bilgiye olan tepkim yüzünden ben 5 senedir yüksek lisans tezimi bitirip de mezun olamıyorum. Nasıl sevsin bu yürek referanslı bilgiyi?

Toplumla olan sorunlarımın iç dünyamda açığa çıkıp, asosyalliğin dibine vurduğum bu son 3-5 aylık dönemde boş vakitlerimin birçoğunu youtubedaki referanssız bilgilerden oluşan videolarla doldurmaktayım. Muhtemelen %50sinin yalan yanlış bilgilerden oluştuğu ancak son derece eğlenceli bu bilgi kaynaklarından edindiğim verilere şu anda sorgusuz sualsiz inanmaktayım. Dolayısıyla bu aralar sakın benimle herhangi bir konuda tartışmaya girmeyin, çünkü fikirlerimi değiştiremezsiniz.

Cahillik değil, referanssız bilgi mutluluktur. Kafan acayip rahat oluyor ya referanssız bilgiyle dolu olduğunda, çünkü düşünceni değiştirme gibi bir derdin tasan yok, sorgusuz sualsiz inanıyorsun bu bilgiye. Referanssız bilgi sahibi birisiyle tartıştığınızı farz edin (şu anda bu kişi ben de olabilirim) sağlam kaynaklarla desteklediğiniz aksi görüşünüzü karşınızdaki referanssız bilgi insanına kabul ettirmeye çalışıyorsunuz ama referanssız bilgi insanının çürütülecek bir hipotezi olmadığından dolayı sizin anti tezlerinizi içselleştirmesi mümkün değil. En son noktada “ne alakası var ya, olur mu öyle şey” diye karşı konulması imkansız ölüm vuruşuyla tartışmaya son noktayı koyar ve konuştuğunuzla kalırsınız.

Referanssız bilgi konusunda tanıdığım en başarılı insanlardan birisi mahalledeki berberim (berber abinin ismini bilerek vermiyorum, bundan sonra kendisi bu yazıda “berber abi” olarak anılacaktır). Kendisi Makedonya göçmeni ve AKP’ye oy veriyor. Yaklaşık 30 dakika süren saç traşımın (arada saç sakal oluyorum o zaman 45 dakika falan sürüyor) en az 20 dakikası berber abinin referanssız bilgilerine maruz kalmamla geçiyor. Birkaç kez kendisine karşı koymaya çalıştım ancak ne mümkün berber abiyi ikna etmek, biraz üstelediğimde de sinirleniyor. Çok da fazla üstüne gitmedim, zira bir erkeğin hayatta en savunmasız olduğu an olan berberin traş sonrasi kafanı lavaboya sokarak saçlarını yıkadığı anda kendisinin ellerine teslimimim, o riski alamadım.

Ama geçen hafta yine kendisine traşa gitmek için evden çıktığımda “işte şimdi yaktım canını berber abi, çünkü ben de artık seni zorlayacak kadar referanssız bilgiyle doluyum” özgüvenine sahiptim. Neyse girdim dükkana sıra yok, oturdum koltuğa. Özel bir şey olmasına gerek olmaksızın berber abi yine anlamsız şekilde harika bir referanssız bilgiyle “Et yiyen insan çok güçlü olur ve asla kilo almaz” diyerek mücadeleyi başlattı, ardından da kendi amcasını örnek göstererek şu anda 75 yaşında olduğunu her gün et yediğini, bir oturuşta bir tepsi baklava yiyebileceğini ama hiç şişman olmadığını ve bileğinin de asla bükülemeyeceği savıyla “et yiyen insan çok güçlü olur ve asla kilo almaz” referanssız bilgisini dünya geneline yaydı. “Abi genetik olabilir, metabolizması hızlı çalışıyordur” dediğimde de “olur mu ya, adam yiyor işte kilo falan da almıyor, sebzeyle nereye kadar yaşanır” gibi anti tezimle alakası olmayan bir önermeyle bu konuya son noktayı koydu.

Kısa bir süre sonra yine berber abi ilk referanssız bilgisiyle alakalı olabileceğini düşündüğüm bir şekilde “güreşçileri kimse dövemez” dedi. Bu düelloyu da kabul ettim ve kendisine “iyi de abi güreş, boks, karate vs gibi müsabakalar kiloya göre yapılıyor, yani 80 kiloluk bir güreşçi 100 kiloluk bir boksörü nasıl dövsün?” dedim. Berber abiyi zorlayacağını düşündüğüm bu harika atağımı da kendisi “Ya ringde demiyorum sokakta diyorum, tamam güreşçi bir iki yumruk yer ama onu yakalayınca kemiklerini kırar. Hee imkansız ama boksör kendini yakalatmadan yumruklarıyla güreşçiyi bayıltırsa onu bilemem, ama güreşçi seni yakaladımmı kurtulman mümkün değil” dedi. Ya galiba berber abi ölümsüzlük şifresi girmiş her mücadeleden başarıyla çıkıyor derken –en iyi savunma saldırıdır- diyerek  karşı atağa geçme kararı aldım!

Berber abiyi zayıf karnından vurmak amacıyla en zayıf olduğum an olan, saçımın lavaboda yıkandığı tehlikeli süreci atlatmamın ardından, saçımı kurutma aşamasında “berber abi, insan vücudunda en önemli organ karaciğerdir” dedim. Kısa bir süre tepkisiz kalan berber abinin bu tepkisizliğinden faydalanarak bir atak daha gerçekleştirdim “abi organ nakli en zor karaciğerde oluyormuş” dedim. Tepkisizlik süresi uzayan ve bu boşluğu düşünerek geçiren berber abiye sonunda bir gol atabilmenin mutluluğunu yaşarken berber abi uzunca süren sessizliğini “olabilir ya” diyerek bozdu. Mutluydum, referanssız bilgi gurusunu kendi silahıyla avlamıştım.

Düelloda rakibini öldürdükten sonra silahının namlusundan çıkan dumana üfleyen kovboy edasıyla montumu giymemin ardından “Hayırlı işler” diyerek kapıyı çekip çıktım.

28 Mart 2016 Pazartesi

Beyaz Yakalı Yarış Atları

Orta ve Orta Üst gelir seviyesinde yer alarak özellikle İstanbul dışında yaşayan ailelerin farkında olmadan kendi ezildikleri sistemin daha da güçlü büyümesi için güdüledikleri; plaza dünyasının insanlığın temel vasıflarından mümkün olduğunca uzaklaştırarak içine aldığı, görünüm olarak beyaz ancak içinde bulunduğu maddi ve manevi koşullarla değerlendirildiğinde aslen koyu mavi yakalı olan bireyleriz hepimiz, en azından birçoğumuz.

Çok büyük bir genelleme içermesine rağmen “Sermaye bölünmek istemez” söylemi, istisnaları göz ardı edersek içinde yaşadığımız sistemin en temel kuralını oluşturuyor. Şöyle yakın çevrenizdeki zenginleri bir kenara bırakın, üst düzey yönetici olarak nitelendirilen insanlara bakın, birçoğu aynı klanın parçalarını oluşturuyorlar. Zincirleme bir süreç sanki. Zengin ve güçlü olanın çocuğu yakını ıvırı zıvırı da bu abileri ablaları gibi hızla yükseliyor, büyüyor ve zenginleşiyor. Yaşadığımız, vatandaşı olduğumuz ülkenin bu zamana kadar kimsenin itiraf edememesine rağmen hep ikinci sınıf vatandaşı olarak değerlendirilen, görünmez bir duvarla toplumsal yapıdan ayrı yaşamaya mahkûm edilen işçi sınıfının çocuklarıysa zaten ortada yoklar. İşçi sınıfının dışlandığına dair şüpheleriniz ya da itirazınız mı var? o zaman bir bakın sosyal çevrenize, var mı etrafınızda hiç işçi çocuğu? Belki birkaç istisna bulabilirsiniz. Peki, nerede bu insanların kendileri ya da çocukları? Yoklar, çünkü insanlığa dair değerlerini yitirmiş iktidarlarca toplumsa değer olarak dayatılan birtakım saçmalıkların kanıksandığı basiretsiz toplumlarca yaşayan ölüler olarak realize edilir gerçek emeğin sahibi bu insanlar.

Sınıf bilincinin oluşması mevcut sistemin en büyük korkusudur, dolayısıyla sınıf bilincinin oluşmaması için de en geçerli algı ve toplumsal dönüşüm operasyonu küçük burjuva sınıfını oluşturmaktır. Asla burjuvaların yaşadığı kast sistemine erişemeyecek olan bu küçük burjuva sınıfının günümüz koşullarında değerlendirildiğinde en temel özelliği çalıştığı şirketin senede bir yaptığı personel yemeğinde eğlenmek, yıllık izninde 10 gün yaptığı tatilin reklamını sosyal medya üstünden arkadaşlarına yapmak ya da güneşli hafta sonlarında Pazar kahvaltısı keyfisi yapmaktır, n’oldu tanıdık mı geldi bir yerlerden?

Sistemi işleten çarkların arasında ezilip, yavaş yavaş yok olurken, dünyanın gerçeklerine kapattıkları algıları sebebiyle bunu fark edemeyen küçük burjuvaların hayali “ben de x hanım/y bey gibi müdür olabileceğim” olacak olup, büyük ihtimalle olamayacağı x hanım/y bey gibi olmaya giden yollarda yaptığı her hareketi mubah sayacaktır. Yetiştiği ortam sebebiyle, ilkokuldan başlayıp bütün öğrenim hayatı boyunca bir yarış atı gibi yetiştirilen bu bireyler aslında hiçbir şey için emek harcamadıklarından dolayı gerçek emeğin ne olduğunu da bilmemeleri sebebiyle kendilerinin bir şeyleri hak ettiklerini sanacaklar. Çünkü emeğin kutsallığı, politize olamamış ebeveynleri tarafından apolitik yetiştirilmiş bu bireylere asla öğretilmemiş, başarı çok para kazanmakla ölçülebilecek bir kavram olarak yansıtılmış ve dolayısıyla yarış atı öğretisiyle hazırlandıkları sınav sürecini önlerde bitirerek doktor, avukat, yönetici falan gibi kalburüstü olarak tanımlanmış meslekleri icra edebilecek puanları alanların çok para kazanması normal, emeğiyle çalışanların da çok para kazanmalarının anormal olduğu kanıksatılmış.

Bütün bu süreci çok basit bir damıtma sisteminden geçirdiğimizde karşımıza çıkan sonuç şu ki; Bizler, sistemin üst basamaklarına çıkan kaygan zeminde debelenen küçük burjuva sınıfı olarak kalın ve yüksek duvarlarla kendilerini güvence altına almış olan gerçek burjuvaların purolarını tüttürüp, İskoçya’nın bilmem ne bölgesinden gelen binlerce dolarlık viskilerini yudumlarken izledikleri yarış atlarından pek de farklı değiliz. Bunu, bütün ilahi dinlerin temelini oluşturan zenginlerin rahatı bozulmaması için fakirlerin şükretmesi gereken öğretiyle beraber de değerlendirebilirsiniz.

Menfaat odaklı yaşayarak, devrin adamı olma özelliğini her daim fütursuzca sergileyen; gurur, haysiyet gibi kavramlardan yoksun bireylerin değer yargılarının uyuşmadığı insanları eleştirdiği temel söylemleri olan "Rakı masasında ülke kurtarmak" eylemiyle paralel bir doğrultuda içinde bulunduğum ve çıkmamın da pek mümkün olmadığı bu sistemi eleştirdim.
Çünkü yaşasın rakı masasında ülke kurtaranlar !

29 Aralık 2015 Salı

Şimdi Bir Çılgınlık Yapıp Ara Güler'i Eleştireceğim


Biraz fotoğrafa merak duyan birisiyseniz "Türkiye'de Fotoğraf" denilince aklınıza şüphesiz ki ilk Ara Güler gelir. Bu ülke sınırları içerisinde bir eylem ile isminin eşlenik hale gelmesinin de en çok yakıştığı insanlardandır Ara Usta.

Ara Güler ustadır, fotoğraf ustası. Kendisindeki fotoğraf arşivi Türkiye'nin belki de Dünya'nın sayılı fotoğraf arşivlerindendir. Kimleri çekmemiştir ki Ara Usta; Winston Churchill'den tutun da Arnold Toynbee'ye kadar, Bertrand Russel'dan tutun da aynı zamanda arkadaşları olan  Picasso ve Salvador Dali'ye kadar. Bakın Dali ve Picasso için arkadaşı diyorum, Ara Güler'in özgünlüğü ve sanatçılığını daha da fazla detaylandırmanın gereği yoktur sanırım  ?

Ara Güler'i hep muhalif, huysuz ve aksi ihtiyar olarak bildik. Sözünü kimseden sakınmadı usta, yeri geldiğinde lafı hep gediğine oturttu hem de zaman zaman ağır sinkaflı sözlerle lafı gediğe oturtmaktan öteye gidip, resmen hitap ettiği kişinin götüne soktu.

Ancak en son yaptığı eylem olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın fotoğraflarını çekene kadar ! Şimdi şöyle ki, bu eylemin bu kadar ses getirmesi bile Ara Güler'in ne kadar büyük bir usta olduğunun göstergesidir, ancak ben ustanın bu eylemi yapmasını kabul edemeyenlerdenim.

Ara Güler bir Ermeni olarak bu ülkede herkesin saygı duyduğu bir karakter olması sebebi ile büyük işler yapmışlığından şüphe duyulmaz. Çünkü bu ülkenin dindar, muhafazakar ve milliyetçi yapısı kolay kolay izin vermez bir Ermeni'nin, bir Kürd'ün, bir Yahudi'nin yaptığı işler sebebi ile ülkede kahraman ilan edilmesine, ama usta bunu başaran ender insanlardan olmuştur.

Lakin ülkenin ateş çemberine döndüğü bir konjönktürde, ülkenin bu ateşin içine düşmesinde başrolü oynayıp, kişisel çıkarları uğruna ateşin göz göre göre körüklenmesini içten içe destekleyen başrol oyuncusunun fotoğraflarını çekmek eylemi, kusura bakma ama Ara Usta bu kişinin cumhurbaşkanı olması senin de Ara Güler olman sebebiyle meşrulaştırılamaz.

Herkes politize olmak zorunda değil. "Ben sanatçıyım kardeşim, işimi yaparım çok da sikimde değil ne düşündüğünüz" dersen (ki öyle diyorsun anladığımız kadarıyla) Kusura bakma ama büyük usta o zaman sen de etnik kökenin olan Ermeni ismini bile ağzına alırken "afedersiniz Ermeni" diye hitap eden bir karakteri, sadece cumhurbaşkanı olduğundan dolayı fotoğrafını çekmek için can atan, fikirlere değil makamlara değer veren toplumsal gerçeklerden uzak bir fotoğrafçı olarak anılırsın.

Evet arkadaşlar Ara Güler'i eleştirdim, farkındayım !


Bu fotoğraf da burada dursun ki meslekleri sebebiyle değil, düşünceleri ve toplum için verdikleri mücadeleler sebebiyle insanları yüceltmemiz gerektiğini unutmayalım.



2 Aralık 2015 Çarşamba

Goncaları bugün vakit varken koparsak mı? Yoksa dalında mı bıraksak?



Hâlbuki baya da kitap okuyorum sayılır ama yazı yazmak istediğimde giriş paragrafında hep zorlanıyorum. İkinci, üçüncü paragraftan sonra falan baya açılıyorum gerçi ama bence önemli olan bir yazının giriş paragrafıdır. “Bir yazının giriş paragrafının önemli olduğu” konusundaki fikrim de hiçbir araştırmaya dayanmadan sadece kişisel görüşlerimden faydalanarak yaptığım bir genellemeyi içerir. Mesela bir kitap okuyacağım, ilk 20-30 sayfada beni içine çekemezse sikseler okumam o kitabı. Ya da bir film izleyeceğim, ilk sahnesi itibari ile bütün odağımı kendisine yoğunlaştırmalı, yoksa izleyemem arkadaş, izleyemiyorum. Zaten hayatımın geneli istemeden yaptığım sistemsel dayatmalarla doluyken bırakın da bari kitap film vs seçimimde bu özgürlüğümü kullanayım.

İlk paragrafa girme sorununu beynimin çok da fazla olmayan kıvrımlarındaki birtakım gereksiz sorunu açığa çıkararak aştığımı düşünürsek, ikinci paragrafa geçmiş olmanın verdiği rahatlama hissi ile bu paragrafı da bitirip üçüncü paragrafta asıl anlatmak istediğim konuyu başlatayım. Belki de farkında olmadan şu anda edebiyat dünyasında bir çığır açıyor siz de bu yazıyı okurken bir tarihe tanıklık ediyor olabilirsiniz. Zaten bütün buluşlar, icatlar vb şeyler tesadüf sonucu ortaya çıkmamış mıdır? Tabi ki de tesadüf sonucu ortaya çıkmamıştır! O, emek gerektiren, çalışma gerektiren, azim gerektiren süreçlerin sonunda ortaya çıkan büyük olayları itibarsızlaştırma çabasındaki hamur kafalıların yorumudur. Dolayısı ile edebiyatta bir çığır falan açmam söz konusu değil, rahat olun.

Tespitlere adanmış bir hayatım yok, ama zaman zaman yaptığım tespitlerin şükelalığı karşısında kendimle gurur duyuyor, maraton bitişinde kurdeleye kollarını açarak ilk uzanan koşucu gururu yaşıyorum.

Ölü Ozanlar Derneği, nasıl anlatsam bu filmin bende yarattığı hissiyatı bilemiyorum. Sistemin kendisini korumak için koyduğu baskıcı kuralların, aslında sadece piramitin en tepesindeki azınlığın konfor alanlarını garanti altına almak için koyulduğunun farkına vararak, bu konfor alanında yer alan azınlık içerisinde yer alabilecekken; özgürlüğü, eşitliği, yaratıcılığı savunan bir insanın mücadelesinin muazzam şekilde perdeye aktarılmış hali desem hislerime bir miktar tercüman olabilir.

Güzel insan Robin Williams’ın canlandırdığı, filmi izleyen herkesin yüreğine ve beynine hitap eden mükemmel öğretmen John Keating filmin giriş sahnelerinde bir yerde “Carpe Diem” felsefesini “Kopar goncaları henüz vakit varken bugün, anlamazsın zaman kanatlanır uçar gider” dizeleri ile öğrencilerine aktarmaktaydı. Filmi dördüncü ya da beşinci izleyişimde fazlaca dikkatimi çeken bu replik sonucunda, üçüncü paragrafta bahsettiğim bana 90+4 de galibiyeti getiren golü atan defans oyuncusu sevinci yaşatan tespit geldi aklıma.

Robin Williams’ın hayran kitlesi kadar geniş olmasa da, başta bizim ülkemiz ve belki çevre ülkelerde de bir miktar hayran kitlesi sahibi olan Ferdi Tayfur Abi’mizin de Mr Keating’in dizelerine benzer bir şarkı sözü bulunmakta. Keating Hoca “Kopar goncaları henüz vakit varken bugün, anlamazsın zaman kanatlanır uçar gider” derken Ferdi Abi ise “Koparma gülleri dalında kalsın” diye konuya farklı bir noktadan yaklaşıyor. Keating Hoca “anı yaşa be kardeşim” derken Ferdi Abi ise “geleceğe odaklan” diyerek geçmişinde yaşadığı acıların gelecekte yaşanmaması için birtakım önlemler almaktadır. Belki de Ferdi Abi’nin anı yaşamaktan bu kadar korkmasının sebebi Adanalı gariban ve eğitimsiz bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelip, türlü acılar ile olgunlaşmış olmasıdır. Birikim yapmak ister Ferdi Abi, saklamak ister değer verdiği şeyleri, sakladığı zaman içerisindeki değerini yitirecek olduğunu bilmeksizin yaşadığı coğrafya ve kültür sebebiyle kendisine sirayet eden korku duvarları sebebiyle. Keating Hoca’nın geçmişini bilemiyoruz, ama güncel hayatında saklamayla, nesnelere değer yüklemekle işi olmadığı aşikâr. O an yapmak mı istiyor, yapar hocamız kimseye hesap vermek istemeden. Cesurdur mevcut sistemin kendisine karşı koymuş olduğu dayatmalara karşı. Ferdi abi de duygusaldır Keating Hoca da. Ama Ferdi Abi’nin duygusallığı arabesk kültürünün özelliklerini barındıran belirli bir nesne ya da insana karşı duygusalken, Keating Hoca’nın duygusallığı dünyanın geneline, insanlığa karşı bir duygusallıktır.

Güllere farklı bakan iki güzel insandır Keating Hoca ile Ferdi Abi.

Ancak bireylerin fikirlerini olgunlaştıran doğdukları ve büyüdükleri coğrafya ile aldıkları eğitim vs gibi dış koşullardan bağımsız düşündüğümüzde, dünyayı bir yandan çiçek dikerken bir yandan da koparmak istediği zaman goncaları koparan Keating Hoca’lar değiştirse sanki çok daha yaşanası bir yer olmaz mı oh captain my captain ?

3 Kasım 2015 Salı

1 Kasım 2015 Seçimlerinde Seçmenin Verdiği Mesaj

Her seçim sonrasında gazeteciler, televizyoncular, siyaset uzmanlar vs gibi ekranlarda sık sık gördüğümüz ama aslında pek bir boka yaramayan abiler ablalar tarafından bir süre gündemi işgal eden konu “seçmenin siyasilere verdiği mesaj” olarak karşımıza çıkıyor.

Her yorumcunun seçmenin verdiği mesaj ile ilgili büyük resimde birbiriyle paralel, detaya inince küçük yorum farklılıkları bulunduran gözlemleri var.

“Seçmen artan şiddet olaylarına tepki gösterdi”, “seçmen milliyetçi söylemlere dur dedi”, “seçmen ekonomik istikrarı seçti”, “seçmen büyümeye devam dedi” en sık karşılaştığımız yorumlar olarak bu derin analiz yeteneği olan harika insanlar tarafından bizlere sunulan örnekler.

7 Haziran 2015 ve 1 Kasım 2015 olmak üzere beş ay ara ile iki genel seçim yaşadık ve bu iki seçimde de oy kullanan seçmenler üç aşağı beş yukarı aynı kişilerdi. 7 Haziran seçimleri sonunda seçmenin verdiği mesaj hakkındaki genel kanı “seçmen tek başına iktidara dur dedi, koalisyon hükümetini istedi” olduğu yönündeydi. Aradan beş ay geçti, beş ay önce “biz tek başına iktidardan sıkıldık, koalisyon hükümeti istiyoruz” mesajı verdiği düşünülen seçmen beş ay sonra “yaa biz vazgeçtik koalisyon hükümetinden, tek parti iktidarı istiyoruz artık” mesajı verdiği hakkında ortak karara varıldı.

Bu beş aylık sürede ne oldu da seçmenin fikri değişti ?

Yüzlerce insan askeri üniforma ile kimin için olduğu belli olmayan bir savaşta öldü, keza yüzlercesi de üniformasız!

Suruç’ta, tek amaçları global devlet terörünün yerle bir ettiği Kobane’nin yeniden inşasına destek olmak, orada yaşayan çocukların yüzlerinde bir tebessüm oluşturmak olan 27 insan katledildi, 100e yakın kişi yaralandı.

Faşist 80 darbesinin ezilenleri daha da ezerek, gücü tek elde toplama amacıyla yarattığı %10 seçim barajı ucubesini her türlü engele rağmen yerle bir edip meclise 80 vekil gönderen bu ülkenin yasal bir partisinin mitinginde 2 adet bomba patladı. 2 kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kişi yaralandı.

Ankara’da, bu ülkenin başkentinin en merkezi yerlerinden birisinde Barış, Özgürlük ve Adalet için bir araya gelen “iyi” insanların tam ortasında bomba patladı. 95 kişi hayatını kaybettiği, 246 kişi yaralandığı, Türkiye tarihinin en kanlı eylemi gerçekleşti! Bu olaylarda bahsettiğim yaralanmalar burun kanaması, parmak kırılması yaralanmaları değil. Kol – bacak kopması yaralanmaları!

7 Haziran seçimlerinde tek parti iktidarına yetecek oyun alınamaması neticesinde koalisyon kurulmaması nedeniyle anlamsız şekilde gidilen 1 Kasım seçimleri arasında geçen beş ayda kana ve acıya bürünen ülkede tek parti iktidarına giden bir seçimin sonucunu “seçmen istikrarı seçti” diye yorumlamak, yandaş yavşaklığından başka bir şey değildir.

Ben size söyleyeyim mi seçmenin seçim sonucunda nasıl bir mesaj verdiğini?

Bir kere mesaj verebilmek için mesaj verebilecek kapasiteye sahip olmak lazım, dolayısı ile seçmen mesaj falan vermedi, seçmen içindeki kötülüğü kustu! Seçmen dedi ki; Ben gücü acı çektirmek olarak görürüm, ve güçlünün yani acı çektirenin yanında olmak isterim. Nasıl ki zamanında Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta gözünü kan bürümüş nefretten beslenen iktidar ile beraber olup; düşünen, sorgulayan, eleştiren iyi insanları katlettiysem. Nasıl ki 6-7 eylül olaylarında bir araya gelip Ermenilerin, Rumların, Yahudilerin evini yağmalayıp, canlarını aldıysam değişmedim, yine yaparım, yapanın da yanında olurum !

Toplumumuzun sorunu cahil olmak falan değil, toplumumuzun sorunu kötü olmak. Seçimde bir mesaj verdiyse de verdiği bu mesaj kötünün ve kötülüğün yanında olmasıdır.


Hala bu ülkeden umudu olan varsa da, onun içindeki umut ışığını sikeyim !

3 Eylül 2015 Perşembe

Süper Loto Sana Çıksa N'aparsın Lan ?


Şans oyunları, yoksulken zengin olan insanların başarı hikâyeleri; “Sen de zengin olabilirsin !” algısının her daim insanlara empoze ediliyor olmasının araçları olarak, insanların neden bu sistemin içinde kalmak istediğini gösteren en renkli cilve örnekleridir. Hele ki Milli Piyango Yılbaşı çekilişi öncesi istisnasız her kanalın haber saatinin temel ögesini Nimet Abla’nın önündeki kuyrukların işgal etmesi ya da belli bir süre devir eden Süper Loto, Sayısal Loto gibi oyunların ardından bunun o zaman dilimindeki ülke gündeminin temelini oluşturması, gerçekleşme ihtimali rakamlarla belirtemeyeceğim kadar az olan bu olasılıkların hayalini yaşatarak, gerçek dünyadan uzaklaşmamızı sağlayıp bu kokuşmuş sistemin etrafımıza ördüğü, dokunsak kırılacak olan camdan duvarları kıramamamızı ama cesaretimizin kırılmasını sağlıyor.

Neyse, asıl bahsetmek istediğim konuma döneyim. Bilmem kaç haftadır devreden ve etrafımda sürekli “Ulan süper loto sana çıksa n’aparsın ? 15 Milyon olm !” geyiklerine daha fazla tepkisiz kalamadım ve bu hafta süper loto oynama kararı alıp, “Bana çıkarsan n’aparım acaba amk?” düşünceleri ile kendimi kapitalist sistemin girdabına bırakıverdim. Artık o eski masum Mert yok !

Şimdi bu hafta 15 Milyon TL civarında bir ikramiye vermesi tahmin edilen Süper Loto’nun bana çıkması durumunda, hayatımın seyrini nasıl değiştireceğim konusundaki genel çerçeveyi çizeceğim. Bu yazıyı okuyup psikolog ya da bu tarz işlerden anlayan birisi var ise karakterim hakkında analiz yapabilir.

Cuma sabah şirkete geliyorum, kahvaltıyı falan yaptıktan sonra “Aaa dur amk şu süper lotoya bir bakayım yaa, n’oldu acaba?” uyarısı ile milli piyango idaresinin web sayfasına giriyorum. Süper Loto sonuçları ekranını açtığımda gözüme ilk çarpan şey – 6 Bilen 1 Kişi, Kadıköy/İstanbul, 15.428.398 TL ikramiye! – 6 bilen bir kişinin Kadıköy’den çıkması ile ulusal platformda gerçekleşen bu mücadelede rakiplerimin çok büyük bir kısmını elemenin verdiği mutluluk ile heyecanım da o oranda artıyor!  Sıra geliyor rakamlara bakmaya,  işte tahmin edebileceğiniz adrenalin yüklü 17-18 saniyelik kontrolün ardından o 6 bilen “bir” – “1” kişinin ben olduğumu anlıyorum !’!^/!+&!)%&!^)%&

“Hassiktirrr, çıktı lan, bana çıktı” derim içimden ama kesinlikle soğukkanlılığımdan da taviz vermem. Öyle köylü gibi hemen istifayı basıp gitmek falan çok saçma olur. Hiç çaktırmadan 1 ay falan daha çalışmaya devam ederim ama tahmin edileceği üzere dünya sikime minare götüme çalışırım, çok da keyifli olur. 1 ay sonra da basar istifayı uzarım.

Asıl stres yapacağım konu süper loto biletini nerede saklayacağım olur. Ulan nereye koysam acaba ? Ama galiba bu gibi durumlarda notere falan gidip resmi bir onayla götü garanti altına almak gerekiyor. Gerçi ben paranoyak insanım, notere gitsem; acaba bu yavşak noter bir mafyayla anlaşıp eşkâlimi verir mi ? falan diye düşünürüm. Ama başka da çözüm yok gibi, bu küçük riski göz ardı eder noterden bileti tastikletirim.

Bileti garanti altına aldıktan sonra da ilk iş 4-5 tane banka müdürü ile eş zamanlı toplantı organize ederim. “Kardeşim, bende 14 milyon TL var (1 milyonu ayırdım kenara fantezilerimi gerçekleştirebilmek için), ne veriyorsunuz bakayım siz bu kadar mevduata ?” diye pazarlığı başlatır, en yüksek teklifle gelen banka ile el sıkışırım. Sonra da oradaki artık şube müdürü mü gelir bölge müdürü mü hangisi gelirse Ankara’ya canlıları almaya gideriz.

Şimdi parayı da garanti altına aldığıma göre artık harekete geçebilirim, hee bu arada tabi halen daha mümkün olduğunca parayı bulduğumu saklıyorum çevremden. Uğraşamam kardeşim bu saatten sonra akbaba gibi üstüme çökecek fakir eş dost akrabayla ahahsdahf. Bu konuda da ciddili bir şey söyleyeyim de, gerçekten ihtiyaç sahibi olduğunu düşündüğüm insanlara zaten yapacağım ben güzelliğimi, o konuda sıkıntı yok ama mevzu o değil. Sonuçta ne demişler; iyilik yap denize at. Gerçi acıma yetime döner koyar götüne de demişler. Atasözleri çok saçma valla, kendi içlerinde hep bir çelişki içerisindeler, atasözüne güvenip karar alınmaz, ben kendi bildiğimi yapayım en iyisi.

Kişisel olarak süper karmaşık düşünceleri olan ama son derece de basit yaşamanın gerekliliğinin insanca yaşamanın asıl öğelerinden birisi olduğunu düşündüğüm için bu para ile yapacağım şey de basit olur, köfteci açacağım işte  ahahsdhakf.

Şubat gibi falan giderim Bodrum’a. Bu kadar gidilecek yer seçeneği varken Bodrum niye? Diye sormayın, Bodrum benim için önemli bir yer, hayatımın merkezinin Bodrum olmasını her daim istemişimdir, işte para bana bunu sağlayacak mesela! Bodrum’da sezon öncesi merkezde bir dükkan arayışına girerim hemen köftecimi açabilmek için.

Kısaca dükkanın nasıl bir konsept olacağından da bahsedeyim. Köfteci dediysem stat önlerinde el arabasıyla köfte satılan köfteci demedim! Dükkanın adı PANPA KÖFTE, mottosunu henüz bulamadım ama yakında bulurum. Çok büyük bir mekan olmayacak, en fazla 30 kişilik bir mekan, o da en fazla. Çünkü bu mekanda amacım para kazanmak değil, kendi düşünce yapıma uygun insanlarla çalışıp, kendi düşünce yapıma uygun müşterilerle beraber vakit geçirebilmek, ticari anlamda beklentim de dükkanın kendi kendini çevirebiliyor olması. Menümüzdeki ana yemek, formülü gizli olan köftemiz olacak. Bunun yanında da menüyü çok fazla kalabalıklaştırmadan meze ağırlıklı genişleteceğiz, bir tane de klasikleştireceğimiz tatlı ekleyince menü tam anlamıyla oluşur. İçki menüsüne gelince de bilimum soft içkilerin yanı sıra çok geniş olmayan kaliteli bir alkol menüsü olacak. Çeşitli biraların yanı sıra rakı olarak da yelpazeyi mümkün olduğunca geniş tutacağız. Bunun yanında da kokteyl servisi de olacak. Hem yemek yenebilecek bir mekan hem de geniş bahçesinde kokteyllerinizi yudumlarken chill out da takılabileceğiniz bir yer olacak. Rakı içenle mojito içeni aynı çatı altında buluşturmak amaç.

Bir önceki paragrafta cümlelerimi kurarken hep çoğul kelimeler kullandım, çünkü dükkanı beraber işleteceğim çalışma arkadaşlarımla kararları ortak alacağız. Kısaca oluşturmayı arzu ettiğim atmosfere değineyim biraz; Yönetsel anlamda dikey değil yatay bir hiyerarşi olacak, ifade özgürlüğü hem müşteriler için hem çalışanlar için son derece serbest olacak. Burada bahsettiğim ifade özgürlüğü hem servisin ve yemeklerin kalitesi anlamında; Yani müşteri bana “Bu ne kardeşim, berbat olmuş bu köfte” diyebilir ben de ona “siktir git lan o zaman” diyebilirim. hem de siyasi anlamda ifadelerin yüksek sesle çıkabileceği bir ortam olacak. Ekibe gelirsem 4 kişilik bir mutfak ekibi yeterli olur diye düşünüyorum. Gerçek anlamda bir şef ve yanında 3 tane bu mesleğe yeni başlamış, ama sistemin kahpece düzeninin içerisindeki işletmelerde çalıştıkları için hem istekleri hem de yaşam enerjileri sömürülmüş genç arkadaşlar olacak. Amaç bu genç arkadaşların sevdikleri işi kendilerinden bir şeyler katarak yapmalarını sağlarken, olabilecek en iyi ücretle çalışmalarını mümkün kılmak. Servis ekibi için de 5 kişi yeterli olur diye düşündüm. Bu ekip de yine çevremdeki yakınlarım ve bir takım genç arkadaşlardan oluşacak. Amacım herkesin işini severek yapmasını sağlamak, zaten bu ortamı sağladığım vakit işlem tamamdır.

Şimdi sakın bana “Eeee, ev ? araba ? arsa ? falan hani nerde, almayacak mısın ?” diye saçma sapan sorular sormayın, mülkiyet kavramından mümkün olduğunca uzak durmaya çalışıyorum ben. Yani tamam illaki oturacağım evi alırım, tamam orta halli de bir araba alırım, bu kadar sahip olacağım mal mülk.

Sezonu dükkanın açılması sistemin oturması vs gibi işlerle geçirdikten sonra seneye Kasım gibi kendime bir tekne bakmaya başlarım. Tekne deyince hemen lüks bir motor yat algısı oluşmasın. 9 – 10 metre güzel bir yelkenli alırım. Kışı teknenin bakımı falan ile uğraşarak geçiririm, sonra teknem ve ben hazır olduğumuz vakit dünya turuma çıkarım, tek başıma çıkmam yanıma benden daha iyi denizcilik bilgisine sahip bir arkadaşımı alırım, bir iki aday var kafamda. Arrivederci, Mert 2 sene yok !

Şimdi de “Eeee dükkan n’olcak ?” falan diye sakın sormayın, dükkan işini severek yapan iyi insanlar tarafından gül gibi idare edilecek zaten, orası ticarethane değil, başka bir yer !

Bak şimdi aklıma geldi dükkanın adını acaba Panpa Köfte yerine  “Mert’in Ora” mı yapsam, nasıl olsa insanlar bir süre sonra nereye gidiyorsun sorularına “Mert’in oraya” diye cevap verecek, ama o zaman da çok mu narsistce olur ? Bilemedim ya, ona çalışma arkadaşlarımla bir karar veririm artık.

Ben şu anda dünya seyahatimin Pasifik geçişinde, Panama – Tahiti arasındayım. 9 ay sonra falan dönerim diye düşünüyorum ama belli de olmaz, kafama eser aynı yolu geriden tekrar katedebilirim. Nasıl olsa dünya yuvarlak, sıkıntı olacağını sanmıyorum.






21 Ağustos 2015 Cuma

Vapur

Dünya üzerindeki hangi popüler şehri düşünürseniz düşünün, o şehrin sahip olduğu sembol olmuş birkaç objesi mutlaka vardır.

Örneğin Paris’i düşünün hemen aklınıza eyfel kulesi gelir, ya da New York’u düşünün Özgürlük Anıtı gözlerinizin önünde canlanır, Venedik? Gondollar geçmeye başladı önünüzden değil mi? Peki ya Londra? Thames Nehri üstünde kurulu Big Ben, London Bridge, London Eye falan hiç gitmemiş olsanız bile zihninizde parıldar.

Şimdi gelelim İstanbul’a. Nedir acaba İstanbul’un sembolü? Boğaz mı? Sultanahmet mi? Taksim Meydanı mı? Aslına bakarsanız hepsi. Ama bence bunlarla birlikte İstanbul’u diğer şehirlerden en ayırt edici kılan özelliği olması sebebiyle sokak hayvanları ve vapurlar derim.

Şimdi de vapurlara gelelim. Küçük bir botdan devasa gemilere kadar denizde çalışan bütün araçların ruhu olduğunu düşünürüm, aslında düşünmem çünkü bundan son derece eminim. Denizde bir araç ile seyir ediyorsanız o araca inanmanız gerekir, o aracın dilinden anlamanız gerekir ve o aracı sevmeniz gerekir. Çünkü deniz paranın en az işe yaradığı yerdir! Araban bozulunca çekersin kenara ararsın ustayı ya da çekiciyi gelir çözer sorununu. Ama denizde kayığının dilinden anlamıyorsan paran ile sorununu çözene kadar saygısızca çıktığın deniz seni ağır şekilde cezalandırır!


İşte bizden çaldıkları güzelim vapurlar

Deniz ve deniz araçları ile ilgili kısa girizgâhımı yaptığıma göre asıl bahsetmek istediğim konuya gelebilirim, vapurlar!

Her deniz aracının ruhu vardır dedim ya,  vapurların çok daha ince bir ruhu vardır. Yıllardır Kadıköy – Beşiktaş arası bir kısmı daimi yolcuları olmak üzere yüzbinlerce insanı taşımış bu araçların nasıl ruhu olmadığını düşünülebilir ki. Ki bu ruhun en güzel temsilcisi İstanbul’un diğer bir sembolü olan simitleri pike yaparak kapma mücadelesi yaşayan bir başka sembol martılar değil midir?

Ama bu ruhu da bizden çalıyorlar! Kimler mi çalıyor? Kendi uydurdukları ve kutsallaştırdıkları değerleri toplumsal değer olarak bütün ülkeye dayatan, yandaşları her türlü suçtan muaf tutan, muhalifleri ise düşman ilan ederek her türlü acıyı müstahak gören, insanlık erdeminden en ufak bir zerre nasibini almamış yavşaklar!

 İşte bu da hamur kafalıların harika ! yeni vapuru

                                                                       

Sistemin en güzel işleme aracı olan, ihtiyacınız olmadığı şeyleri size ihtiyacınız varmış gibi sunma silahını kullanarak çalıyorlar vapurları elimizden. Bu şehrin en güzel özelliklerinden birisi olan sokak kültürünün yansıması vapurlarımızı alıyorlar, hepimizi kontrol altına alma amacıyla dayattıkları AVM mantığında çalışan dört tarafı kapalı iğrenç yeni vapurları bize dayatıyorlar.

Alın yapın işte kıyasınızı !



Çünkü bunu yapan adamlar dört tarafı kapalı ve klimalı vapuru, püfür püfür deniz havasını içinize çektiğiniz vapura tercih ediyorlar. Çünkü bunu yapan adamlar hayatlarında hiç vapurun dümen suyundaki köpüklere bakarak, boğazın yüzünü ıslatan damlacıkları ile irkilirken sigarasının dumanına dertlerini bağlayıp üflememiş kız kulesine doğru. Çünkü bu adamlar güvertede gazete kâğıdına sarılı kutudan bira yudumlamamış vapurda, bunu yapanlara da sistem düşmanı olarak bakmışlar, bilmiyorlar onun için birbirini hiç tanımadan birasını yudumlayan adamla çay içenin Kadıköy’den Beşiktaş’a yaptığı derin ve samimi sohbeti. Çünkü bu adamlar vapurda bakışlarından samimiyet fışkıran konservatuar öğrencilerinin konser kalitesinde yaptıkları harika müzikten rahatsız olmuşlar. Onlar bu etkileşime girmek yerine, yolsuz ihale ile vapurdaki ekranlardan reislerinin propagandasını yapan yandaş medya kanalını izlemek istemişler. Bisikletle vapura binip adalara gitmemiş hiç, bisikleti ile vapura binene de garipser gözlerle bakmışlar. Yani bu adamlar, hastalıklı beyinlerinin doğru kıldığından farklı davranını anlamaya çalışmamış, anlamak bir kenara yıllardır bastırılmış duygular ile içerisinde büyüttüğü nefret tohumlarının filizlenen silahlarını hiç çekinmeden bu kişilere doğrultmuş.



Ve yıllardır yaptıkları, milli irade saçmalığı altında uydurdukları toplumsal değerleri yükseltme yalanı ile karabasan gibi işgal ettikleri zihinlerimizin artık en derinine girip, kalan son gerçek değerlerimizi de yozlaştırmaktalar.

Hepimize geçmiş olsun.