13 Nisan 2019 Cumartesi

.Yurtdışına Yerleşeceklere Tavsiyeler

Son zamanlarda kullanmaktan en keyif aldığım tanımlamardan birisi "pembe götlü lümpenler". Sözlük anlamının tam olarak ne olduğunu bilmiyorum ama bana; üst gelir sınıfından olup hayatın gerçeklerinden bi haber yaşayan yavşaklar ve üst gelir sınıfına geçmeye çalıştığı için bulunduğu sınıfın gerçekliklerini görmemezlikten gelen diğer yavşaklar olmak üzere iki farklı grubu niteleyen bir söz öbeği gibi geliyor.

Yurtdışında yaşamakla pembe götlü lümpenlerin ne alakası var diyebilirsiniz, ben de ondan bahsedeceğim.

1960'larda başlayan ve başta Almanya olmak üzere Türkiye'den Avrupa'nın niteliksiz işçi açığını kapatmak için giden aileler ve onların çocuklarıyla oluşan ekibi bu bahsedeceğim konunun dışında tutalım çünkü onlar hayatın gerçeklerinin fazlasıyla farkında oldukları için size böyle tavsiyeler falan vermezler (istisnalar tabi ki var) Benim bahsedeceğim kesim özellikle son on yılda akademik ve kişisel çabalarıyla (göçmenlik başvurusu, green card, sponsorluk veya ankara anlaşması) yurtdışına göçen tayfa, bunlardan alacağınız tavsiyeleri asla ve asla dikkate almayın, göt gibi kalırsınız ortada.

-->Tekrar söylüyorum, ben genelleyerek konuşacağım ama tabi ki istisnalar vardır

Madde madde mi gitsem yoksa düz yazı mı devam etsem emin olamadım, öncesinde çok düşünülmüş bir yazı da olmadığı için dümdüz gideyim ben.

Şimdi Türkiye'den yurtdışına bakınca yurtdışında yaşayan herkesin süper mutlu keyifli olduğu falan sanılıyor. Evet, Avrupa'da devlet sistem anlamında çok daha organize ve sosyal bir yapıya sahip ancak bu Avrupa'da yaşayan herkesin götüne buzlu badem soktuğu anlamına gelmiyor. Bir kere kapitalist sistemin merkezi olan bu kıtada kapitalist sistem böyle bir yaşam döngüsüne izin vermez.

Çok nitelikli bir işgücü değilseniz ya da aşırı fazla paranız yoksa kimse sizi havaalanında çiçeklerle karşılamayacak. Sizin gibi milyonlarca insanın gelmek istediği ve gittiğiniz yerde sizin gibi milyonlarca insanın olduğu ve de kimsenin sizi pek siklemediği bir yere hoşgeldiniz.

İster istemez aynı İtalyanlar gibi, Polonyalılar gibi ne bileyim Meksikalılar gibi siz de Türkler'le iletişim halinde olacaksınız. Genelde "Sokon torklorlo olotosom kormo" diyenler olur ama mecbur kuracaksın kardeşim. Ulan İstanbul'da bile rizeli'ler rizeli'lerde, kastamonu'lular kastamonulu'larla, sivas'lılar sivaslı'larla boşnak'lar boşnak'larla takılıyor sen Londra'da, New York'da ne bileyim Berlin'de kimle takılacaksın? Bu full time etrafında Türklerle dolacak veya dolsun demek değil ama böyle bir gerçek var, sosyal network bu, sosyolojik bir gerçek. Dolayısıyla bundan kaçmaya çalışmak manasız, bence mantıklı olan bunu verimli ve kabul edilebilir bir seviyede tutmak. Eğer yurtdışında yaşayıp "aaabbiii benim hiç türk arkadaşım yok yaaa, hep yabancılarla takılıyorum" diye övünen birisini duyarsanız ya yalancıyı sikmedikleri için bu kadar rahat konuşuyordur ya da sürekli yabancı çevre edinmeye çalışan bir denyodur. Kişisel kanaatime göre Türk - Yabancı sosyal çevre oranında olması gereken hayatınızın akışına göre uygun bir denge sağlamak.

Şimdi tabi bir de para kazanma kısmı var, pembe götlü lümpenlere burada biraz daha fazla atıfta bulunacağım. Eğer bir sponsorla gelmediyseniz ya da gittiğinizde size bir iş imkanı sağlamak anlamında destek alabileceğiniz bir tanıdığınız yoksa işiniz cidden zor. Orta - üst gelir seviyesindeki ailelerden gelen fena eğitimi olmayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının en sıkıntılı özelliklerinden birisi olan gereksiz gurur burada biraz devreye giriyor. Hani dedim ya Türkiye'den bakınca avrupa'da yaşayan herkez aşırı mutlu gözüküyor diye, avrupa'ya gitmiş arkadaşlarımız da burada yaptıkları işleri hayatlarını falan hep makyajlayarak yansıtıyor Türkiye'deki arkadaşlarına ailelerine. Yapmayın beyler böyle şeyler, ne gerek var.

Neyse, bu yazı uzar da uzar, zaten uzun zamandır yazmadığım için yazarken biraz sıkıldım da. Kısa bir şey daha söyleyeyip kapatayım yazımı.

Yine son zamanlarda modern/entel gözüküp çaktırmadan hükümet yalakalığı yapmak isteyen tipler gibi "yurtdışına gidip sürünürsünüz, vatanınızda kalın" falan gibi salakça bir şey asla demiyorum. İsterseniz Türkiye'de kalın isterseniz Yurtdışına yerleşin, bu sizin bireysel özgürlüğünüz. Ama yurtdışına yerleşecekseniz gerçeklerin farkında olun, çünkü hayallerle yaşayanı gerçeklerle sikerler.




26 Şubat 2018 Pazartesi

Benim İçin Önemsiz Olan Şeyler 2: Başarı Hikayeleri

Başladığı her işi yarım bırakma konusunda bir dünya markası olan ben, neredeyse kimsenin takip etmediği kendime ait bu dijital platformda başlattığım "Benim İçin Önemsiz Olan Şeyler" serisindeki ilk maddeyi paylaşmamın ardından 508 gün geçmesine müteakip benden beklenen kararlılık seviyesinde serinin ikinci yazısını yazmaktayım, bir alkışınızı alırım, çok sevinenler öpebilir de.

Fazla takıntıları olan bir insan değilim ama "Kurumsal Dünya" düzenine aşırı şekilde sinir olmaktayım. Aslına bakarsanız, asıl taktığım konu bu iğrençliklerle dolu kurumsal dünya düzeninde bir yere gelmiş yönetici/patron sınıfındaki insanların birer kahraman, birer kurtarıcı ve örnek alınması gereken insanlar olarak görülmesi.

Zenginlik kavramının şerefsizlikle eş anlamlı olduğu konusunda değişmesi mümkün olmayan bir dünya görüşüm var, özellikle de zenginliklerini çok çalışmanın sonucu olduğu konusunda hikayeler anlatan insanlara ayar oluyorum. Lan olm hiç mi aranızda define bulan, devlet ihalesi yakalayıp devleti düdükleyen, ne bileyim kaçakçılık vs gibi illegal işlere bulaşarak köşeyi dönen yok? Hepiniz mi çok çalışarak zengin oldunuz? Helalll beeeee.


Neyse, ana konudan çok fazla uzaklaşmadan konuma döneyim. Aslında böyle ilgisini toplama konusunda zorluk yaşanmasını hiperaktiviteye, aşırı zekaya falan bağlıyorlar da bence alakası yok, yani öyle bir şey olsa ben kesinlikle ana konuda uzaklaşamazdımashdakhfakfh.

Hani Angelina Jolie’yle bir ara aşk yaşayıp kişisel gelişim ayağına keriz ayıklayan bi havuç kafa vardı ya, neydi onun adı? Heh, M*tin H*ra. Tamam tamam aşk yaşadığı kişi de Adriana Lima’ydı. Bu havucu TedX konuşmacısı olarak vakti zamanında konferansa falan da çıkarttılar, hatırladınız değil mi? Hatırlamayan ve bilmeyenler için özet geçeyim; bu havuç bomboş içeriğe sahip konuşması esnasında kurumsal dünya olarak nitelendirilen iğrençlikler deryasındaki tüm köşebaşlarını tutmuş, yönetici vasfıyla 5 haneli maaşlara çalışan gerizekalıları “Ayağa kalk hadi, Kollarını açmanı istiyorum , Kollarını aç ve zıpla, Gülümse biraz hadi, Gülümse, Ve sarıl etrafındakilere” diyerek maymuna çevirmiş, aralarında biri de çıkıp “N’apıyosun lan sen amk değişiği” dememekle birlikte hepsi evrimin ilk aşamalarındaki neanderthaller gibi birbirlerine sarılarak zıplamıştı. Midem bulanarak izlediğim bu salaklıklar silsilesinde “başkası adına utanma” duygusunu  vücudumun en küçük yapı taşına kadar hissettim.

İzlenmesini kesinlikle tavsiye etmemekle birlikte merak edenler için linki buraya bırakıyorum.


Bunun gibi bir çok örnek var ama bu örnek benim için ileri boyutta bir dangalaklık göstergesi olduğundan dolayı bunun üstünden gitmek istedim. Çünkü bu Metin Hara’nın kitaplarını alanlar da, bunun konferansına tonla para ödeyip gidenler de, bunun konferansını düzenleyenler de, hemen hemen hepsi başarı hikayesi dinlemeyi ve anlatmayı seven tipler! Kapasite ve mentalite bu.

Bakın sevgi tanecikleri; Mevcut kapitalist sistem içerisinde bazı noktaların bazı kişilerle doldurulması gerekir çünkü sistem bunu gerektirir. Bu kişiler de yazılı kural olmamasına rağmen belli başlı kriterlere sahip olmakla birlikte oyunu sistemin kuralına göre oynayacak kişilerden seçilir.

Dolayısıyla “Çok çalıştım, çok çabaladım ve bu günlere geldim” masalının doğruluğuna inananları gözlerinden öperim. Ben bu söylemin “Çok çalıştım, çok çabaladım, biraz katakulli yaptım, bunun yanında da birazcık göt yalayarak birtakım kişilerin de hakkını yiyerek bu günlere geldim” söyleminin doğruluğuna inanıyorum.

Bu kadar, bitti :)


4 Ekim 2016 Salı

Benim İçin Önemsiz Olan Şeyler 1: Tanrı'nın Varlığı



Toplumların üstünde hakimiyet kurup totaliter bir yapıyı empoze etmek isteyen egemen güçler ve oligarşik yapılar tarafından “değer yargısı” “ahlak kavramı” gibi özünde çok bir mantığı olmayan ama insanların korkutucu şekilde benimsediği olgularla boğuştuğumuz bir hayatımız var. Toplumun büyük kesimini etkisi altına alan bu yargıların birçoğu da benim için hiçbir anlam ifade etmemekte. İşte bu yazı dizimde (sanki milyonların takip ettiği köşe yazarı gibi yazı dizisi falan diyorum ya asdnafa) benim için anlamı olmayan şeylerden biraz bahsedeyim dedim.

İnsanın varoluşundan bu yana hep arayış içerisinde olduğu bir “tanrı” kavramından bahsedilir. Başlı başına saçma bir iddia olan bu söylemin alt metninde “evrilmedin, yaratıldın” mesajı mevcut aslına baktığınızda. Dünyadaki toplam din ve bu dinlere mensup insan sayısını tam olarak bilmek pek mümkün değil, ancak yuvarlak olarak aşağıda belirttiğim rakamlar telaffuz edilmekte.



Görmüş olduğumuz üzere ilahi dinler olarak adlandırılan Hristiyanlık, İslam ve Museviliğin tahmini rakamlara göre 4 ila 4,5 milyar arasında mensubu bulunmakta. Diğer dinlerin tanrı inançları farklılıklar göstermekle birlikte ilahi dinlerin ortak paydası olan aynı Tanrıya inanan 4,5 milyar insan. Yani bu 4,5 milyar insan evrenin ve kendilerinin bir tanrı tarafından çamurdan vs yaratıldığına inanmaktalar. Mutlaka bu büyük güruh içerisinde teorik olarak din sahibi, pratik olarak herhangi bir faaliyette bulunmayan kişiler de vardır ama amacım büyük resmi görmek olduğu için bu kitleyi istisna olarak kabul edip değerlendirmeye almıyorum.

Şimdi şöyle ki bu bütün ilahi dinler; Tanrı yoldan çıkan insanlara doğru yolu göstermek için peygamberler ve kitaplar göndermiştir, bizler ona inanan insanlar olarak bu dünyada huzur içinde yaşayıp öldükten sonra tekrar dirilip içinde yer alacağımız gerçek dünyada onun cennetinden faydalanmak için onun emir ve kurallarına uymalıyız diye düşünüyor.

Temel ve basit bir düşünceyle konuyu inceleyip bu “her şeyin tanrı tarafından yaratıldığı” önermesini kabul ettiğimde zihnimde cereyan eden olaylar silsilesinin gözümün önünde nasıl canlandığını anlatacağım;

Tanrı galaksiyi yaratıyor, sonra dünya diye bir yer yaratıyor, işte kafasına göre deniz / kara dağılımını yapıyor. Sonra diyor ki “ya böyle çok heyecansız oldu az da adına hayvan denen şeylerden yaratayım” işte önce küçük böcek, tırtıl falan koyuyor bir yerlere sonra diyor ki “yok ya bunlar biraz ufak kaldı azcık da büyük şeyler yapayım” sonra başlıyor aslandı, kaplandı, balinaydı, dinozordu "Allah ne verdiyse" yaratmaya. Sonra yine boş bir anında diyor ki “yaa jurasic parka çevirdik güzelim dünyayı, ben en iyisi insan diye de bi şey yaratayım” sonra çamurdan insanı yaratıyor. Tabi bu esnada melekler falan çoktan yaratılmış durumda, insanoğlu henüz yaratılmadığı için meleklerin kafası rahat takılıyorlar kendi aralarında. Sonra bu insanoğlu yaratılınca tanrı meleklere diyor ki ”bitti kardeşim bu zamana kadarki rahatlık döneminiz, artık karşınızda görmüş olduğunuz ademe itaat edeceksiniz, yeni yaptım, çamurdan”. “haydaaaa!” diyor tabi melekler, ulan ne güzel takılıyorduk nerden çıkarttı şimdi sevgili tanrımız bu adem denen icadı. Bu serzenişi bir melek dile getiriyor, diyor ki “aga, kusura bakma ama ben bu play doh oyun hamuru gibi çamurdan yaratılmış herife itaat mitaat etmem” neyse sonrası bildiğiniz klasik tartışmalar ve Şeytanın ortaya çıkışı.

Tanrı Adem’i yaratıyor ama yaratırken bu yarattığı kompleks organizmalar bütününün ilerleyen yıllarda canının sıkılıp sıkılmayacağını öngöremiyor. Büyük ihtimalle o yıllarda henüz dünyaya gönderilmeyip cennette kendi kafasına göre takılan Adem’in canı yalnızlıktan sıkılıyor ve Tanrıyla aralarında geçen bir dost sohbeti esnasında bu şikayetini dile getiriyor, sonra tanrı da kendisinin canı sıkılmasın, hem belki ilerleyen yıllarda insanoğluna getireceğim bir update ile çoğalmalarını da sağlarım diye erkek olan Adem’in kaburgasından (ne alaka ya kaburga!) Havva denen karşı cinsi, kadını yaratıyor. O esnada cinsellik özelliği gelmiş mi gelmemiş mi bilmiyoruz ama bu iki kafadar güzel güzel takılıyorlar cennette. Cennette ortam güzel ama orasının da kendisine göre kuralları var tabi, mesela meyvesini yemenin yasak olduğu bir ağaç var. Her şeyi enfes dizayn eden ve her şeyi bilen tanrı monoton hayatına biraz heyecan katmak için olsa gerek böyle bir ağaç koyup Adem’le Havva’yı izlemeye başlıyor bakalım yiyecekler mi bu meyveden yemeyecekler mi diye. Adem’le Havva’da bir gün “nasıl olsa anlamaz” diye bu meyveden yiyorlar, siz misiniz olm cennetin kurnazı? yer mi tanrı sizin bu çakallığınızı! Tak, yakalanıyor enayiler. Küçük bir sorgu ve fırçanın ardından doğru dünyaya şutlanıyorlar.

Cennetteki rahatlık döneminin ardından dünyanın yaşama şartları zorluyor tabi biraz bizimkileri, sabit bir sıcaklık yok, yaz var kış var, mahrem yerindeki incir yaprağıyla nereye kadar. Ufak ufak şartlara uyum sağlıyorlar. Sonra ya bunlar kendi kendilerine nasıl seks yapıldığını keşfediyorlar ya da meleklerden birisi bu konuda kendilerini çaktırmadan bilgilendiriyor, sonuç itibariyle üremeye başlıyorlar. Habil, Kabil falan derken baya hızla çoğalıyorlar. Ama bu çapraz üreme noktasında ensest bir takım temaslar da oluyor, bu iğrenç mevzu hakkında tanrının bize açıklamadığı ancak onun kudretinden sual olunmayacak mantıklı bir açıklaması mutlaka vardır.

Neyse efendim, bu aile böyle ensest temalı iğrenç üreme şekilleriyle çoğalırken arada kıskançlıklar çıkar çatışmaları falan oluyor. İşte bu sebeple bazı tatsız olaylar da yaşanıyor; İlk cinayet Kabil Habil’i öldürüyor, Habil de Kabil’i öldürmüş olabilir, neyse işte cinayet işleniyor, tabi herkes üzgün.

Her şeyi bilen ve kudretine sual olunmaz tanrı dünya üzerinde artan insan popülasyonunu büyük bir mutlulukla izliyor. Ama “Nerede çokluk orada bokluk” atasözünde olduğu gibi artan insan popülasyonu beraberinde kitlesel sorunları da getiriyor. Tanrının artan bu sorunlara bir çözüm üretmesi gerekiyor ve genel prensip olarak; sapıtan, manyaklaşan, iğrençleşen ve raydan çıkan pislik insan topluluklarına peygamberler göndermek esasına dayanan harika bir çözüm üretiyor. Sonuçta kudretinden sual olunmayacak olan tanrı istese tabi ki bu sorunları kökten ortadan kaldırır ancak o zaman da her şey monotonlaşmaz mı? Neyse, buna spesifik bir örnek vermek gerekirse birazcık Lut kavminden bahsedeyim size. Ürdün – İsrail sınırında yer alan Lut Gölü etrafında yaşayan bu kavim çok acayip olaylara girişmiş, örnek vermek gerekirse; eşcinsel ve ensest ilişki de dahil olmak üzere türlü türlü ahlaksızlıklar yapıyorlarmış. Her şeyi gören ve bilen tanrı bu olaydan rahatsız olmuş. Bu tayfayı uyarmak için Lut peygamberi görevlendirmiş “git şunlarla konuş akıllarını başlarına toplasınlar, efendi gibi yaşasınlar cinsel hayatlarını” temalı bir konuşma geçmiştir aralarında diye sanıyorum. Neyse efendim Lut peygamber gidiyor bu kavimle konuşmaya görev icabı, ama kavim dinler mi Lut Mut ! Hatta bir rivayete göre Lut peygamber ve erkek kılığında Lut Peygamber’e yardımcı olması için gönderilen meleklere bile hallenmiş şerefsizler! tabi Tanrı da bunlarla mı uğraşacak, her şeyi bilir ve görür ama bu seferlik yanılmış Lut ve Meleklerin bu insanları ikna edebileceğini düşünerek! “Siz misiniz birbirinize kaymakla yetinmeyip benim gönderdiğim elçi ve meleklere de hallenen” deyip basmış laneti bunlara, helak olup gitmişler.

İşte efendim bunun gibi bütün ilahi dinlerde geçen birtakım olaylar mevcut; Nuh tufanı olsun, Musa Peygamber’in kızıl denizi ikiye yarması olsun, İsa Peygamber’in babasız doğması olsun, Muhammed Peygamber’in ayı ortadan ikiye ayırması olsun gibi gibi.

Biraz da dinlerden bahsedip, konuyu nihai hale getirmek istiyorum.

Şimdi tek tek peygamber göndererek bu sapıtmış toplumları düzeltmek tabi tanrı bile olsan seni yorar. Dolayısıyla daha organize bir hareket sergilemek gerekir diye düşünerek “Din diye bir şey yapayım ya ben en iyisi, böylece fazlaca kuluma daha kısa sürede ulaşırım” fikri aklına gelmiş olabilir.

İşte ilk din girişimi Tevrat ve Zebur’la birlikte Musa peygamber ve ardılları (davut, ibrahim, ishak vb)’yla İsrailoğulları’na gidiyor, gidiyor ki ne gidiyor. Yasaklar ve kurallar silsilesiyle maşallah, sırf ne yiyip ne yiyemeyeceğini öğrenmek için bile ciddi çalışma yapmak gerekiyor (bknz. Koşer ) peki kudretinden sual olunamayacak tanrı neden bin bir nimetle, falan filanla doldurduğu dünyasında kullarını bu kadar dar bir alana hapsetmek istemiştir ki? “Bu zamana kadar sizi rahat bıraktık bokunu çıkarttınız muhabbetin! Sapkınlık mı dersin, puta tapmak mı dersin, şirk koşmak mı dersin, yemediğiniz halt kalmadı! bitti artık o rahatlık dönemi, bundan sonra sıkıyönetim anasını satayım” diye mi düşündü acaba, neyse. İşte böyle bir dönem Musevilikle dönüyor dünya.

Sonra n’olduğunu net olarak bilmemekle birlikte Tanrı sanırım vazgeçiyor Musevilikten. Galiba “Bu Musevilik sıktı ya, az da Hristiyanlık yapayım” diyor. Meryem diye bir kadını inanılana göre cinsel temas kurmadan hamile kalmasını sağlayarak İsa Peygamber’i dünyaya getirtiyor ve “Sevgili kullarım, bu zamana kadar Musevilik çatısı altında acı tatlı günlerimiz oldu, bu zor günlerimizde Musevilik’e destek veren kullarıma teşekkür ediyorum. Heee bilmiyorum sanmayın, aranızda Musevilik’e destek vermeyip ısrarla puta tapmaya devam edenler de var, isim isim biliyorum onları. Ama şimdi burada isim telaffuz ederek ortamın neşesini bozmak istemiyor, ben onlarla öbür dünyada oynayacağım” diyor. Sözün özü, artık Musevilik devri bitti Hristiyanlık dönemi başladı” diyerek İsa Peygamber’i görevlendiriyor. İsa Peygamber çileli bir hayat sürerek yaşamı boyunca 3-5 kişiyi Hristiyan yapabiliyor, bu dinin kaymağını da kendisi değil, kendisinden sonra gelenler yiyebiliyor. Bu dinin detaylarını da incil denilen kitapta yayınlıyor.

Sonra aradan 600 küsür yıl geçiyor ve Tanrı bu sefer de diyor ki “Evet sevgili kullarım, biliyorsunuz benim kudretime her ne kadar sual olunmasa da zaman zaman benim de yanlış kararlar aldığım görülebiliyor. Mesela bu zamana kadar size gökten indirdiğim kitaplara -Değiştirilemez- özelliği koymayı atlamışım, ya hadi ben atlıyorum Cebrail, Mikail ne bileyim İsrafil falan da hiç uyarmıyor. Neyse, dolayısıyla İslam adıyla yeni bir din çıkartıyorum ve bu dinin kutsal kitabı olan Kuran’a da değiştirilememe özelliği ekliyorum, tüm kullarıma hayırlı olsun” diyerek yeni dinin müjdesini veriyor ve Muhammed Peygamber’i de artık son peygamber ilan ediyor.

Ardından da dünya tarihi; üç ilahi dinin mensuplarının, yine üç ilahi dinin de yasakladığı cinayet eylemini gerçekleştirmek suretiyle kana bulanmış bir düzene sahne oluyor. Ve bu üç din de bu eylemleri kendi mensupları yaptığında “meşru” kılıyor.

Zihnimde Tanrı’nın varlığı ve dinler tarihi diye yüzeysel bir canlandırma yaptığımda gözümün önüne böyle bir sahne geliyor. Buradaki amacım kimsenin inancına saldırmak ya da aşağılamak değil, başlıkta da dediğim gibi bu benim için önemsiz bir konu, dolayısıyla saldırı gibi bir durum da söz konusu olamaz. Bu düşüncem sebebiyle benden nefret edecek olan Tanrı inancını önemseyen bireylere de diyeceğim o ki; kudretine sual olunmayıp ol dediğinde olduran Tanrı benim böyle düşünmemden rahatsız olup aktivasyon almıyorsa, size n’oluyor kardeşim?

Sözün özün böyle fantastik bir mantık çerçevesinde açıklanamaz bir sistemdense, rastlantısal olasılık üstüne kurulu evrim teorisiyle açıklanan bir süreç bana daha mantıklı geliyor.

Umarım, “Madem evrim var ve maymundan geldik, o zaman niye hala dünyada maymunlar var” sorusunu sorarak beni cevaplaması mümkün olmayan ve yüzlerce yıllık evrim teorisini tek kalemde çürütecek bir paradigmanın içine atmazsınız.

15 Nisan 2016 Cuma

Hayatta En Hakiki Mürşit*, Referanssız Bilgidir

*Mürşit: TDK’ya göre;
İsim, Arapça, murşid
1 Doğru yolu gösteren kimse, kılavuz
2 Müritlerine tasavvufu öğreten, sırları ve gerçekleri gösteren tarikat şeyhi

Ulu önder Mustafa Kemal Paşa’nın (son günlerde nedendir bilinmez kendimiz acayip şekilde qemalist hissediyorum, bu sebeple Mustafa Kemal Paşa güzellemesi yapmak istedim) Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir sözünü zorunlu eğitim döneminiz boyunca okulların duvarlarında görmüşsünüzdür, ben de hep görüyordum. Mürşit kelimesinin ne anlamada geldiğini de 10 dk kadar önce türk dil kurumunun sitesine girmeden önce “şey” gibi bir şey sanıyordum. Yani “Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir” sözü benim için, “Hayatta en önemli şey ilimdir” anlamını taşıyordu. Aslında çok da bir fark yokmuş arada, ama yine de bir miktar anlam kayması mevcut. Bir de babaannemin bir komşusu vardı Mürşide Teyze, kendisi de dahil olmak üzere kimse kadının adının ne anlama geldiğini bilmiyordur sanırım. Mürşide teyzenin an itibariyle 80 yaşında falan olduğunu düşünürsek 1936lı yıllar civarında, cumhuriyetin ilk yıllarında henüz Mustafa Kemal Paşa hayattayken Mürşide Teyze’nin ailesi neden çocuklarına bu ismi koymuş ki acaba? Mürşide Teyze hala hayattaysa ve kendisini görürsem bu konuyu gündeme getireceğim, detayları da paylaşırım.

Referanslı bilgi sıkıntıdır bence, özellikle benim için. Sırf referanslı bilgiye olan tepkim yüzünden ben 5 senedir yüksek lisans tezimi bitirip de mezun olamıyorum. Nasıl sevsin bu yürek referanslı bilgiyi?

Toplumla olan sorunlarımın iç dünyamda açığa çıkıp, asosyalliğin dibine vurduğum bu son 3-5 aylık dönemde boş vakitlerimin birçoğunu youtubedaki referanssız bilgilerden oluşan videolarla doldurmaktayım. Muhtemelen %50sinin yalan yanlış bilgilerden oluştuğu ancak son derece eğlenceli bu bilgi kaynaklarından edindiğim verilere şu anda sorgusuz sualsiz inanmaktayım. Dolayısıyla bu aralar sakın benimle herhangi bir konuda tartışmaya girmeyin, çünkü fikirlerimi değiştiremezsiniz.

Cahillik değil, referanssız bilgi mutluluktur. Kafan acayip rahat oluyor ya referanssız bilgiyle dolu olduğunda, çünkü düşünceni değiştirme gibi bir derdin tasan yok, sorgusuz sualsiz inanıyorsun bu bilgiye. Referanssız bilgi sahibi birisiyle tartıştığınızı farz edin (şu anda bu kişi ben de olabilirim) sağlam kaynaklarla desteklediğiniz aksi görüşünüzü karşınızdaki referanssız bilgi insanına kabul ettirmeye çalışıyorsunuz ama referanssız bilgi insanının çürütülecek bir hipotezi olmadığından dolayı sizin anti tezlerinizi içselleştirmesi mümkün değil. En son noktada “ne alakası var ya, olur mu öyle şey” diye karşı konulması imkansız ölüm vuruşuyla tartışmaya son noktayı koyar ve konuştuğunuzla kalırsınız.

Referanssız bilgi konusunda tanıdığım en başarılı insanlardan birisi mahalledeki berberim (berber abinin ismini bilerek vermiyorum, bundan sonra kendisi bu yazıda “berber abi” olarak anılacaktır). Kendisi Makedonya göçmeni ve AKP’ye oy veriyor. Yaklaşık 30 dakika süren saç traşımın (arada saç sakal oluyorum o zaman 45 dakika falan sürüyor) en az 20 dakikası berber abinin referanssız bilgilerine maruz kalmamla geçiyor. Birkaç kez kendisine karşı koymaya çalıştım ancak ne mümkün berber abiyi ikna etmek, biraz üstelediğimde de sinirleniyor. Çok da fazla üstüne gitmedim, zira bir erkeğin hayatta en savunmasız olduğu an olan berberin traş sonrasi kafanı lavaboya sokarak saçlarını yıkadığı anda kendisinin ellerine teslimimim, o riski alamadım.

Ama geçen hafta yine kendisine traşa gitmek için evden çıktığımda “işte şimdi yaktım canını berber abi, çünkü ben de artık seni zorlayacak kadar referanssız bilgiyle doluyum” özgüvenine sahiptim. Neyse girdim dükkana sıra yok, oturdum koltuğa. Özel bir şey olmasına gerek olmaksızın berber abi yine anlamsız şekilde harika bir referanssız bilgiyle “Et yiyen insan çok güçlü olur ve asla kilo almaz” diyerek mücadeleyi başlattı, ardından da kendi amcasını örnek göstererek şu anda 75 yaşında olduğunu her gün et yediğini, bir oturuşta bir tepsi baklava yiyebileceğini ama hiç şişman olmadığını ve bileğinin de asla bükülemeyeceği savıyla “et yiyen insan çok güçlü olur ve asla kilo almaz” referanssız bilgisini dünya geneline yaydı. “Abi genetik olabilir, metabolizması hızlı çalışıyordur” dediğimde de “olur mu ya, adam yiyor işte kilo falan da almıyor, sebzeyle nereye kadar yaşanır” gibi anti tezimle alakası olmayan bir önermeyle bu konuya son noktayı koydu.

Kısa bir süre sonra yine berber abi ilk referanssız bilgisiyle alakalı olabileceğini düşündüğüm bir şekilde “güreşçileri kimse dövemez” dedi. Bu düelloyu da kabul ettim ve kendisine “iyi de abi güreş, boks, karate vs gibi müsabakalar kiloya göre yapılıyor, yani 80 kiloluk bir güreşçi 100 kiloluk bir boksörü nasıl dövsün?” dedim. Berber abiyi zorlayacağını düşündüğüm bu harika atağımı da kendisi “Ya ringde demiyorum sokakta diyorum, tamam güreşçi bir iki yumruk yer ama onu yakalayınca kemiklerini kırar. Hee imkansız ama boksör kendini yakalatmadan yumruklarıyla güreşçiyi bayıltırsa onu bilemem, ama güreşçi seni yakaladımmı kurtulman mümkün değil” dedi. Ya galiba berber abi ölümsüzlük şifresi girmiş her mücadeleden başarıyla çıkıyor derken –en iyi savunma saldırıdır- diyerek  karşı atağa geçme kararı aldım!

Berber abiyi zayıf karnından vurmak amacıyla en zayıf olduğum an olan, saçımın lavaboda yıkandığı tehlikeli süreci atlatmamın ardından, saçımı kurutma aşamasında “berber abi, insan vücudunda en önemli organ karaciğerdir” dedim. Kısa bir süre tepkisiz kalan berber abinin bu tepkisizliğinden faydalanarak bir atak daha gerçekleştirdim “abi organ nakli en zor karaciğerde oluyormuş” dedim. Tepkisizlik süresi uzayan ve bu boşluğu düşünerek geçiren berber abiye sonunda bir gol atabilmenin mutluluğunu yaşarken berber abi uzunca süren sessizliğini “olabilir ya” diyerek bozdu. Mutluydum, referanssız bilgi gurusunu kendi silahıyla avlamıştım.

Düelloda rakibini öldürdükten sonra silahının namlusundan çıkan dumana üfleyen kovboy edasıyla montumu giymemin ardından “Hayırlı işler” diyerek kapıyı çekip çıktım.

28 Mart 2016 Pazartesi

Beyaz Yakalı Yarış Atları

Orta ve Orta Üst gelir seviyesinde yer alarak özellikle İstanbul dışında yaşayan ailelerin farkında olmadan kendi ezildikleri sistemin daha da güçlü büyümesi için güdüledikleri; plaza dünyasının insanlığın temel vasıflarından mümkün olduğunca uzaklaştırarak içine aldığı, görünüm olarak beyaz ancak içinde bulunduğu maddi ve manevi koşullarla değerlendirildiğinde aslen koyu mavi yakalı olan bireyleriz hepimiz, en azından birçoğumuz.

Çok büyük bir genelleme içermesine rağmen “Sermaye bölünmek istemez” söylemi, istisnaları göz ardı edersek içinde yaşadığımız sistemin en temel kuralını oluşturuyor. Şöyle yakın çevrenizdeki zenginleri bir kenara bırakın, üst düzey yönetici olarak nitelendirilen insanlara bakın, birçoğu aynı klanın parçalarını oluşturuyorlar. Zincirleme bir süreç sanki. Zengin ve güçlü olanın çocuğu yakını ıvırı zıvırı da bu abileri ablaları gibi hızla yükseliyor, büyüyor ve zenginleşiyor. Yaşadığımız, vatandaşı olduğumuz ülkenin bu zamana kadar kimsenin itiraf edememesine rağmen hep ikinci sınıf vatandaşı olarak değerlendirilen, görünmez bir duvarla toplumsal yapıdan ayrı yaşamaya mahkûm edilen işçi sınıfının çocuklarıysa zaten ortada yoklar. İşçi sınıfının dışlandığına dair şüpheleriniz ya da itirazınız mı var? o zaman bir bakın sosyal çevrenize, var mı etrafınızda hiç işçi çocuğu? Belki birkaç istisna bulabilirsiniz. Peki, nerede bu insanların kendileri ya da çocukları? Yoklar, çünkü insanlığa dair değerlerini yitirmiş iktidarlarca toplumsa değer olarak dayatılan birtakım saçmalıkların kanıksandığı basiretsiz toplumlarca yaşayan ölüler olarak realize edilir gerçek emeğin sahibi bu insanlar.

Sınıf bilincinin oluşması mevcut sistemin en büyük korkusudur, dolayısıyla sınıf bilincinin oluşmaması için de en geçerli algı ve toplumsal dönüşüm operasyonu küçük burjuva sınıfını oluşturmaktır. Asla burjuvaların yaşadığı kast sistemine erişemeyecek olan bu küçük burjuva sınıfının günümüz koşullarında değerlendirildiğinde en temel özelliği çalıştığı şirketin senede bir yaptığı personel yemeğinde eğlenmek, yıllık izninde 10 gün yaptığı tatilin reklamını sosyal medya üstünden arkadaşlarına yapmak ya da güneşli hafta sonlarında Pazar kahvaltısı keyfisi yapmaktır, n’oldu tanıdık mı geldi bir yerlerden?

Sistemi işleten çarkların arasında ezilip, yavaş yavaş yok olurken, dünyanın gerçeklerine kapattıkları algıları sebebiyle bunu fark edemeyen küçük burjuvaların hayali “ben de x hanım/y bey gibi müdür olabileceğim” olacak olup, büyük ihtimalle olamayacağı x hanım/y bey gibi olmaya giden yollarda yaptığı her hareketi mubah sayacaktır. Yetiştiği ortam sebebiyle, ilkokuldan başlayıp bütün öğrenim hayatı boyunca bir yarış atı gibi yetiştirilen bu bireyler aslında hiçbir şey için emek harcamadıklarından dolayı gerçek emeğin ne olduğunu da bilmemeleri sebebiyle kendilerinin bir şeyleri hak ettiklerini sanacaklar. Çünkü emeğin kutsallığı, politize olamamış ebeveynleri tarafından apolitik yetiştirilmiş bu bireylere asla öğretilmemiş, başarı çok para kazanmakla ölçülebilecek bir kavram olarak yansıtılmış ve dolayısıyla yarış atı öğretisiyle hazırlandıkları sınav sürecini önlerde bitirerek doktor, avukat, yönetici falan gibi kalburüstü olarak tanımlanmış meslekleri icra edebilecek puanları alanların çok para kazanması normal, emeğiyle çalışanların da çok para kazanmalarının anormal olduğu kanıksatılmış.

Bütün bu süreci çok basit bir damıtma sisteminden geçirdiğimizde karşımıza çıkan sonuç şu ki; Bizler, sistemin üst basamaklarına çıkan kaygan zeminde debelenen küçük burjuva sınıfı olarak kalın ve yüksek duvarlarla kendilerini güvence altına almış olan gerçek burjuvaların purolarını tüttürüp, İskoçya’nın bilmem ne bölgesinden gelen binlerce dolarlık viskilerini yudumlarken izledikleri yarış atlarından pek de farklı değiliz. Bunu, bütün ilahi dinlerin temelini oluşturan zenginlerin rahatı bozulmaması için fakirlerin şükretmesi gereken öğretiyle beraber de değerlendirebilirsiniz.

Menfaat odaklı yaşayarak, devrin adamı olma özelliğini her daim fütursuzca sergileyen; gurur, haysiyet gibi kavramlardan yoksun bireylerin değer yargılarının uyuşmadığı insanları eleştirdiği temel söylemleri olan "Rakı masasında ülke kurtarmak" eylemiyle paralel bir doğrultuda içinde bulunduğum ve çıkmamın da pek mümkün olmadığı bu sistemi eleştirdim.
Çünkü yaşasın rakı masasında ülke kurtaranlar !

29 Aralık 2015 Salı

Şimdi Bir Çılgınlık Yapıp Ara Güler'i Eleştireceğim


Biraz fotoğrafa merak duyan birisiyseniz "Türkiye'de Fotoğraf" denilince aklınıza şüphesiz ki ilk Ara Güler gelir. Bu ülke sınırları içerisinde bir eylem ile isminin eşlenik hale gelmesinin de en çok yakıştığı insanlardandır Ara Usta.

Ara Güler ustadır, fotoğraf ustası. Kendisindeki fotoğraf arşivi Türkiye'nin belki de Dünya'nın sayılı fotoğraf arşivlerindendir. Kimleri çekmemiştir ki Ara Usta; Winston Churchill'den tutun da Arnold Toynbee'ye kadar, Bertrand Russel'dan tutun da aynı zamanda arkadaşları olan  Picasso ve Salvador Dali'ye kadar. Bakın Dali ve Picasso için arkadaşı diyorum, Ara Güler'in özgünlüğü ve sanatçılığını daha da fazla detaylandırmanın gereği yoktur sanırım  ?

Ara Güler'i hep muhalif, huysuz ve aksi ihtiyar olarak bildik. Sözünü kimseden sakınmadı usta, yeri geldiğinde lafı hep gediğine oturttu hem de zaman zaman ağır sinkaflı sözlerle lafı gediğe oturtmaktan öteye gidip, resmen hitap ettiği kişinin götüne soktu.

Ancak en son yaptığı eylem olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın fotoğraflarını çekene kadar ! Şimdi şöyle ki, bu eylemin bu kadar ses getirmesi bile Ara Güler'in ne kadar büyük bir usta olduğunun göstergesidir, ancak ben ustanın bu eylemi yapmasını kabul edemeyenlerdenim.

Ara Güler bir Ermeni olarak bu ülkede herkesin saygı duyduğu bir karakter olması sebebi ile büyük işler yapmışlığından şüphe duyulmaz. Çünkü bu ülkenin dindar, muhafazakar ve milliyetçi yapısı kolay kolay izin vermez bir Ermeni'nin, bir Kürd'ün, bir Yahudi'nin yaptığı işler sebebi ile ülkede kahraman ilan edilmesine, ama usta bunu başaran ender insanlardan olmuştur.

Lakin ülkenin ateş çemberine döndüğü bir konjönktürde, ülkenin bu ateşin içine düşmesinde başrolü oynayıp, kişisel çıkarları uğruna ateşin göz göre göre körüklenmesini içten içe destekleyen başrol oyuncusunun fotoğraflarını çekmek eylemi, kusura bakma ama Ara Usta bu kişinin cumhurbaşkanı olması senin de Ara Güler olman sebebiyle meşrulaştırılamaz.

Herkes politize olmak zorunda değil. "Ben sanatçıyım kardeşim, işimi yaparım çok da sikimde değil ne düşündüğünüz" dersen (ki öyle diyorsun anladığımız kadarıyla) Kusura bakma ama büyük usta o zaman sen de etnik kökenin olan Ermeni ismini bile ağzına alırken "afedersiniz Ermeni" diye hitap eden bir karakteri, sadece cumhurbaşkanı olduğundan dolayı fotoğrafını çekmek için can atan, fikirlere değil makamlara değer veren toplumsal gerçeklerden uzak bir fotoğrafçı olarak anılırsın.

Evet arkadaşlar Ara Güler'i eleştirdim, farkındayım !


Bu fotoğraf da burada dursun ki meslekleri sebebiyle değil, düşünceleri ve toplum için verdikleri mücadeleler sebebiyle insanları yüceltmemiz gerektiğini unutmayalım.



2 Aralık 2015 Çarşamba

Goncaları bugün vakit varken koparsak mı? Yoksa dalında mı bıraksak?



Hâlbuki baya da kitap okuyorum sayılır ama yazı yazmak istediğimde giriş paragrafında hep zorlanıyorum. İkinci, üçüncü paragraftan sonra falan baya açılıyorum gerçi ama bence önemli olan bir yazının giriş paragrafıdır. “Bir yazının giriş paragrafının önemli olduğu” konusundaki fikrim de hiçbir araştırmaya dayanmadan sadece kişisel görüşlerimden faydalanarak yaptığım bir genellemeyi içerir. Mesela bir kitap okuyacağım, ilk 20-30 sayfada beni içine çekemezse sikseler okumam o kitabı. Ya da bir film izleyeceğim, ilk sahnesi itibari ile bütün odağımı kendisine yoğunlaştırmalı, yoksa izleyemem arkadaş, izleyemiyorum. Zaten hayatımın geneli istemeden yaptığım sistemsel dayatmalarla doluyken bırakın da bari kitap film vs seçimimde bu özgürlüğümü kullanayım.

İlk paragrafa girme sorununu beynimin çok da fazla olmayan kıvrımlarındaki birtakım gereksiz sorunu açığa çıkararak aştığımı düşünürsek, ikinci paragrafa geçmiş olmanın verdiği rahatlama hissi ile bu paragrafı da bitirip üçüncü paragrafta asıl anlatmak istediğim konuyu başlatayım. Belki de farkında olmadan şu anda edebiyat dünyasında bir çığır açıyor siz de bu yazıyı okurken bir tarihe tanıklık ediyor olabilirsiniz. Zaten bütün buluşlar, icatlar vb şeyler tesadüf sonucu ortaya çıkmamış mıdır? Tabi ki de tesadüf sonucu ortaya çıkmamıştır! O, emek gerektiren, çalışma gerektiren, azim gerektiren süreçlerin sonunda ortaya çıkan büyük olayları itibarsızlaştırma çabasındaki hamur kafalıların yorumudur. Dolayısı ile edebiyatta bir çığır falan açmam söz konusu değil, rahat olun.

Tespitlere adanmış bir hayatım yok, ama zaman zaman yaptığım tespitlerin şükelalığı karşısında kendimle gurur duyuyor, maraton bitişinde kurdeleye kollarını açarak ilk uzanan koşucu gururu yaşıyorum.

Ölü Ozanlar Derneği, nasıl anlatsam bu filmin bende yarattığı hissiyatı bilemiyorum. Sistemin kendisini korumak için koyduğu baskıcı kuralların, aslında sadece piramitin en tepesindeki azınlığın konfor alanlarını garanti altına almak için koyulduğunun farkına vararak, bu konfor alanında yer alan azınlık içerisinde yer alabilecekken; özgürlüğü, eşitliği, yaratıcılığı savunan bir insanın mücadelesinin muazzam şekilde perdeye aktarılmış hali desem hislerime bir miktar tercüman olabilir.

Güzel insan Robin Williams’ın canlandırdığı, filmi izleyen herkesin yüreğine ve beynine hitap eden mükemmel öğretmen John Keating filmin giriş sahnelerinde bir yerde “Carpe Diem” felsefesini “Kopar goncaları henüz vakit varken bugün, anlamazsın zaman kanatlanır uçar gider” dizeleri ile öğrencilerine aktarmaktaydı. Filmi dördüncü ya da beşinci izleyişimde fazlaca dikkatimi çeken bu replik sonucunda, üçüncü paragrafta bahsettiğim bana 90+4 de galibiyeti getiren golü atan defans oyuncusu sevinci yaşatan tespit geldi aklıma.

Robin Williams’ın hayran kitlesi kadar geniş olmasa da, başta bizim ülkemiz ve belki çevre ülkelerde de bir miktar hayran kitlesi sahibi olan Ferdi Tayfur Abi’mizin de Mr Keating’in dizelerine benzer bir şarkı sözü bulunmakta. Keating Hoca “Kopar goncaları henüz vakit varken bugün, anlamazsın zaman kanatlanır uçar gider” derken Ferdi Abi ise “Koparma gülleri dalında kalsın” diye konuya farklı bir noktadan yaklaşıyor. Keating Hoca “anı yaşa be kardeşim” derken Ferdi Abi ise “geleceğe odaklan” diyerek geçmişinde yaşadığı acıların gelecekte yaşanmaması için birtakım önlemler almaktadır. Belki de Ferdi Abi’nin anı yaşamaktan bu kadar korkmasının sebebi Adanalı gariban ve eğitimsiz bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelip, türlü acılar ile olgunlaşmış olmasıdır. Birikim yapmak ister Ferdi Abi, saklamak ister değer verdiği şeyleri, sakladığı zaman içerisindeki değerini yitirecek olduğunu bilmeksizin yaşadığı coğrafya ve kültür sebebiyle kendisine sirayet eden korku duvarları sebebiyle. Keating Hoca’nın geçmişini bilemiyoruz, ama güncel hayatında saklamayla, nesnelere değer yüklemekle işi olmadığı aşikâr. O an yapmak mı istiyor, yapar hocamız kimseye hesap vermek istemeden. Cesurdur mevcut sistemin kendisine karşı koymuş olduğu dayatmalara karşı. Ferdi abi de duygusaldır Keating Hoca da. Ama Ferdi Abi’nin duygusallığı arabesk kültürünün özelliklerini barındıran belirli bir nesne ya da insana karşı duygusalken, Keating Hoca’nın duygusallığı dünyanın geneline, insanlığa karşı bir duygusallıktır.

Güllere farklı bakan iki güzel insandır Keating Hoca ile Ferdi Abi.

Ancak bireylerin fikirlerini olgunlaştıran doğdukları ve büyüdükleri coğrafya ile aldıkları eğitim vs gibi dış koşullardan bağımsız düşündüğümüzde, dünyayı bir yandan çiçek dikerken bir yandan da koparmak istediği zaman goncaları koparan Keating Hoca’lar değiştirse sanki çok daha yaşanası bir yer olmaz mı oh captain my captain ?